YAS-İ MUHARREM

YAS-İ MUHARREM

Fuzilinin “saadete ermişlerin bahcesi” adlı eserinden alıntı yapılmıştır.

Ey ulu Tanrım, senin aşkının yoluna gönül verip mutlu olmamı; ibadetle ilgili emrini yerine getirebilmemi sağla! Yarattığın her şeyi görebilmem, sevgili kulun elçin Hazret-i Muhammed’in niteliklerini anlatabilmem için bana yardım et Allahım! 

Tanrı’yı isteyen kulu, felâket sırasında, sabrın şerefi yüceltir, üstün kılar. Sıkıntı zamanında istekli için denektaşı sabırdır; zira böylelikle küfür ve inanç birbirinden ayrılır.

Belâ, sevgide sevinci artırır; belâ ateş, altın ise sevgidir

Ulu rabbin katına bu kadar yakın olan, hep belâya çatıp büyük sıkıntılarla karşılaşan dosta ne mutlu! Tanrı’ya bu kadar yaklaşan bir insanın başına büyük felâketler gelir kuşkusuz. 

Kâfir nimetin ne olduğunu bilmezse, ceza gününü de tanımaz; temiz inançlı bir insan, sonsuz lütuflar elde eder. İnanan kişi, acı çekmeden hiç bir şey öğrenemez; bozguncu insanlar da, cehennemde büyük sıkıntılar içinde kıvranacaklar 

Melek, insan, cin, vahşi hayvanlar, kuşlar, akıl, nefis, unsurlar, gökler, yüce, alçak, dişiler, erkekler, kısacası, dünyadaki ütün yaratıklara Şehit Hüseyin’in yasını tutmaları buyrulmuştur; hepsi, Sûr üfleninceye kadar yakınıp dursunlar. Bu musibetten haberi olmayan kişi, Hazret-i Peygamberin şefaatinden yoksun kalsın; ceza günü ulu Tanrı’nın lütuflarına kavuşamazsın!  

O mübarek ülke, temiz Kerbelâ toprağıdır; orada birçok konuları öğrenmek kolay olur; gözyaşı dökmek, inlemek yitip gitmez kıyamet gününde; kanlı gözler ve yanan yürek için bir rahatlık, bir mutluluk verir. Kanlı gözyaşlarının bir damlası cennet bahçesinin gül yaprağı gibidir; inleyişlerden yükselen duman da yine cennet bahçesinin hurma ağacına kadar uzanır 

Muharrem, tasanın gül bahçesinin ilk yazısıdır; tatlı bir esinti, sürekli bir inleyiştir. Kirpikleri ıslatan, gönüllerin goncasına toprak hazırlayan yine Muharremdir 

Kerbelâ çölü olayını yeniden anmak, büyük küçük, seçkin kişiler ve halk tarafından uygun görülür. Bu olayı anlatan insanlar yücelir; yazanlar ise, zamanın en şerefli işini yapmış olur 

Arab’a Türk’e Acem’e feyz veren ulu Tanrım! Arab’ı bütün insanların en iyi edebiyatçısı yaptın; Acem şairlerini Îsa soluklu ettin; anadili Türkçe olan benden de iltifatını esirgeme

Mihnet çölü yolunun yolcusuyum ben ey Rabbim! Yardımı yoldaş, doğruluğu kılavuz et bana. Amacına ulaşıp yüceleyim; beni yoksun bırakma, dileğime kavuşayım tanrım!

Âdem Peygamber dünyaya ayak basınca, sıkıntılarla karşılaştı, belâ ile dost oldu. Dünyadaki bütün belâlar insan içindir; âlemde sıkıntı çekmeyen kişi adam olmaz.

Âdem’in toprağını tasa ile yoğurdular; dert mihnet yerinde kalmasına karar verdiler; sıkıntı ateşinin yakıldığı yerde hücrelerini kardıktan sonra; can verme safhasında onu gamla süslediler 

Ne mutlu sana ey iyi huylu insan! Fakat ne yazık ki iyi huylu olmak yeterli değil, zira dünyada hile var. Ne mutlu o kişiye ki, cömertliğin açığa vurulması sırasında, düşmanın amacını kendi yararından üstün tutar.  

Ey ulu tanrım! Üstün bir durumdayken, kötü davranışlarımın yüzünden rezil oldum. Nefislerinin geçici isteklerine uyup sana karşı gelenlerin cezası budur işte! 

Tanrı ne ulu, ne cömerttir! Bütün insanları, her ân bağışlama, cömertliğinden pay alma umuduyla yaşardı. Allah ne yücedir! Günahkârları avutup, her zaman suçları bağışlamakla övünür

Ey gafil! Azarlanmaya dayanamazsan, aşkı kınama; esenlikle çek git yoluna. Aşk, kınanmakla olgunlaşır. Azarlamayla birlikte olmazsa, aşk zevk vermez.

Sevgilinin âşıklarına çektirdiği cefa, lütuf gibidir; bakanlara, bilenmeyeni bildirir. Sevgilinin her ezasında bin ihsan gizlidir; çektirdiği sıkıntıdan habersiz olan, ondan tiksinir.

Ne güzeldir canan bilgili olunca; içten dost olup, sözde düşman olunca… Sevgilinin cefasında vefalar saklı olsa; koyduğu yasağa istek duyup yakınlaşsa; görünüşte ayrılığı istese, içindense kavuşmayı dilese…

Aşk dava, cefa çekmek de tanıktır; tanık olmazsa; dava kaybedilir.

Güzelliğinden yayılan ışıkla cihan aydınlandı; zaman ona kavuşmanın mutluluğuyla müşerref oldu

Aşk gelininin süsü, solgun, yüz, gül renkli gözyaşı, yanık yürek, dertli bir beden ve kanla dolu gözdür; bu süs, cennet bahçesinin eğlence yerinde elde edilmez; içinde sıkıntı çekilen bu aşağılık dünya evinin bir metaıdır. 

Ey rahatına düşkün kişi, gama yoldaş ol sen! Zevkten dem vurup durma, âh’la arkadaş ol sen! Ey bilgeliği kendinde toplayan kişi! Kavuşmanın sırrını bildin; şimdi de ayrılık acısını öğren!

Seveni sevdiğinden; çile çeken âşık ı, vefalı yârinden ayırmak ne biçim işdir ey felek.

Âşıkların ateş yağdıran inleyişi kesilir; sonunda her tasa biter; tasa da sonsuza kadar sürmez.

Vah, öyle bir madendir ki, nemli gözbebeği o madenin içindedir; gözyaşı incisiyle göz ışığı pırıltısını içinde bulundurur; birincisinde ulu Tanrı’nın katına yükselme, ikincisinde ise bakış feyzinin gücü vardır. 

Mustafa’nın yaydığı ışığın izini görün; peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed’i görün! Onun özünün ışığı, âlemin mumudur; gözyaşlarıyla insanlara şefaat eder. 

Cana sıkıntı veren, âlemi harab eden duygu kıskançlıktır. Yezid’in Hüseyin’e cefa çektirmesinin ve onu şehîd ettirmesinin sebebi, yine kıskançlıktır. 

Âdem’in mihneti, Hüseyin’in çektiği sıkıntı gibi olamaz; sözgelişi Hüseyin’in sıkıntısı belâ şimşeğiyse, Âdem’in mihneti onun bir alevi, bir kıvılcımıdır. Bütün insanların en şereflisinin büyük evladını öldüren kişi, hem bu dünyada hem de öbür dünyada muradına ermez.

Nuh tufanının sebebi, adaletsizlik ve zulüm selidir. Adaletsizce davranıp zulmeden kimseler, bilsinler ki zâlimn evi, sel suyuyla çöp gibi yıkılır gider. Dünyayı tufan kaplasa, mazlum üzülmez.

Ey ulu Tanrım! Bu ne fitnedir ki, âlemi harab etti; saygıdeğer Peygamber’in ruhunu incitti. Hazret-i Muhammed âilesinin ileri gelenlerine cefa etti de felek, şerîatın dayanıklı yapısıyla sağlam temeli fitne seliyle zarara uğradı. Kerbelâ’nın gül-bahçesine tasa fidanı dikildi; o fidanı gözyaşlarıyla sulamak iyi olur.

Dertle mutlu olan kişi, derdine derman istemez; mihnetin zevkini alan âşık, rahatı aramaz. Canan, kendi aşk âleminde kimi yalnız olarak isterse, o kimse, yalnızlığa katlanır; yardımcıya ihtiyaç duymaz.

Dertten derde salan kişi, bu durumu bilir. Derdini söyleyen kimse, ârif bir âşık değil. El çekin derdimin ilacından; benim inceledim; hasta eden kişi, isterse hastayı sağlığına da kavuşturur.

Umudun gül-bahçesi, sabır bulutuyla sulanır; sabredersen, cevher suyu, değerli taş olur. Zulme uğrayan bir ev hiç karanlıkta kalmaz; o ev, dünyayı aydınlatan güneş ışığının ortaya çıktığı yer olu r.

Bu ne güzel, bu ne iç açıcı yüzdür Tanrım! Dilim tutulur da, ona hayranlıkla bakarım.

Canan, âşığının başkalarına yâr olmasını, her ân bir tereddütle kararsız yaşamasını istemez; başkalarıyla hiç ilişki kurmasını, sürekli kendisiyle ilgilenmesini ister.

Âşık, sevdiği kişinin başkalarıyla dost olmasını istemez; canan da, âşığının yabancılarla birlikte olmasına dayanamaz.

Bahçıvan için gül bahçesinin süsü olan gül dalını kesme gül bahçesinin süsünü yok etmekten sakın! Başkalarını mutlu edip de sevgilini üzme; yârini incitmekten, yabancıların çekiştirmesinden uzak dur!

Yar aşkının derdi, gönlümdeki ülkenin sultanıdır; hüküm onun hükmü, buyruk onun buyruğudur. ,

Seven insana nasıl uyuyabilir, hayret! Seven kişiye uyku haramdır.

Senin keskin kılıcın, kanımı dökse, hiç tasa etmem; fakat elin ayağın kana bulaşır diye korkarım.

İbadet ederek, şan şeref kazanıp yücelen; kendisini isyan etmekten kurtarıp başka insanlara da yardımcı olan kula ne mutlu!

Kerbela susuzlarını anıp gözyaşı döken kişi, ceza gününün susuzluğundan korkmaz; şehitlerin halini anlatarak dertle yanıp yıkılan insan, cehennem ateşinin alevinden kaygı duymaz. 

Kerbelâ şehirlerini anarak zaman, zaman inci gibi gözyaşı döken kişiye ne mutlu! Amaç, Şehit Hüseyin’e yas tutmak olmasaydı, göz bahçelerinde gözyaşı oluşmazdı. 

Hasan’ın başına gelecek musibetle Şehit Hüseyin’in karşılaşacağı felaketi, Hazret-i Muhammed öğrenip üzüldüğü zaman, Peygamber’in temiz yüreğini rahatlatmak için ulu Tanrı tarafından Yakup’la Yusuf öyküsü (Yusuf suresi) indirildi.

Onun eşsiz güzelliği halk arasında karışıklığa yol açar; her zaman baharı yaşayan bir gül, sürekli dolunay olarak kalan bir ay gibidir.

Şiddetli esen istek yeli, binaları yıkar; kıskançlık ateşi, evleri yakar.

Yeşil örtüden çıktı da göründü gül; temiz özlü aynaların tozunu aldı gül. Henüz açılmayan gonca, sanki Züleyha’nın yalnız başına yaşadığı yerdir; Yusuf gibi yırtık gömleğiyle orada açıldı gül.

Onun büyük istek uyandıran güzelliğinin verdiği tatlar, hiç durmadan artar; yüzünü gördükçe, ona daha çok âşık olurum.

Bu mavi deniz her saat binlerce dalga çıkarır ortaya; gören gözlere gizli sırları bir, bir açıklayıp gösterir.

Veda gecesi, ayrılık gününün seher vaktidir; feryat yapısının temeli, inleyiştir.

Ulu Tanrı’dan başkasına güvenen, Allah’ı unutup başkasını anan kişi, hiçbir zaman amacına ulaşamaz, muradına eremez.

Deli gönlümün dermanı olan o servi gitti; can kuşum, onun güzel yüzünden yayılan ışığın çevresinde pervâne gibi dönerdi. Onun ayrılığıyla perişan oldum, şaşkına döndüm. Gönlümün, onun hem dostu, hem de sığınağı olduğu anlar ne güzeldi!

Kimi zaman onu göğsünde, kimi zamanda başında taşırdı, bazen eteğinin tozunu alır, yürüdüğü yolu temizlerdi; kimi vakit güzel sözler söyler, ince yaradılışlı yapısını yatıştırırdı. Hileci ve zâlim insanlardı onlar, Yusuf’a saygı gösterip Yakub’a nazikçe davranarak onu aldatırlar.

Eli, ayağı, yâsemene benzeyen bedeni al kana boyandı; ay gibi güzel yüzü toz, toprak içinde kaldı; misk gibi kokan kıvırcık saçları dağıldı. Derdini kime anlattıysa, azarlandı; eteğini tuttuğu kişi, onun yakasını gül gibi yırttı. Ayağına kapandığı kişi, onun başının üstünden merhamet gölgesini uzaklaştırdı, ona acımadı.

Susuzluk, salınan servi ağacını perişan etti: sıcaklıktan, gül yaprağı acı çekmeye başladı

Fırat ırmağı, Kerbelâ savaşı gününde yanlış yol tutmuş; Hazret-i Muhammed âilesinin derdine dermân olmamış; bu sebeple Kerbelâ toprağının eteğini tutmuş, o günden beri hiç durmadan çığlık kopararak akıp durmuştur. 

Yusuf umutsuzluğa kapılınca, inci gibi gözyaşı döktü; ciğer kanıyla kirpiklerini ıslattı. Islak kirpikleriyle hiç durmadan şunları söylerdi: Ey sel gibi akıp hızla yol alan gözyaşlarım! Senin için bir engel bulunmadığından, git de Yakun’a ilimi anlat: ona çektiğim büyük sıkıntıdan haber ver; Yakub’a de ki, ey belâya çatan yaşlı! Felek, Yusuf’u şaşkına döndürdü, perişan etti; bir dostu, bir dert ortağı kalmadı onun…

Ey Hazret-i Muhammed, Âli Abâ’nın başına gelen felaketi incelemek için Kerbelâ çölüne gel! Bu aşağılık ortam da Hüseyin’in haline bir bak da, yabancı bir ülkede kalan kimsesiz için kaygı duy! 

Ne yazık ki, dünyada bir yâr kalmadı! Gönül derdini anlatacak bir dost kalmadı. Cefa devri, cömertlik sofrasını ortadan kaldırdı; cihan sofrasında hiç kimse kalmadı

Gömleğini çıkarıp onu çıplak bıraktılar; çiçeği, yasemen gibi yaprağından ayırdılar; her bir yanını iplerle bağladılar; kandil gibi yaktılar içini. Kopardığı çığlıklara aldırmayıp onu o karanlık kuyuya indirdiler. Yüzünün ışığından yayılan ışınlar ve inleyişlerin şimşeği, o karanlık kuyuyu aydınlattı

Sabret! Sabır erleri, sabırla amaçlarına ulaşırlar. Sabreden kişi, sabırla dileğine kavuşur

Bir haber ver ey yel! Cananım nerdedir? Canımın huzuru kalmadı, bana huzur veren sevgilim nerdedir? Ey felek! Dünyayı aydınlatan güneşime ne yaptın? O kutlu yüz, o şefkatli yârim nerdedir?

Beni sevgilimden ayırdın ey felek! Sevgilime kavuşma zevki, benim için dünyadan da, öbür dünyadan da daha üstündür; karanlık geceden sor yârimin halini! Çünkü o, dünyayı süsleyen bir güneşten ayrı düştü.

Aşk yurdunda kimsesiz kaldım, gözyaşımdan, inleyişten dertten ve tasadan başka şefkatli bir dostum, bir yârim bir arkadaşım yok.

Ey Kevser suyunu isteyen insanlar! Dünyadan susuz giden Hazret-i Peygamber ailesini anın; gece, gündüz Kerbelâ macerasından söz edin de, kendinizi bu konuda eğitip huyunuzu yumuşatın . 

Güller açıldı, ama o gülen gül görünmedi, ne yazık! Çıktılar yıldızlar, fakat parlayan ay çıkmadı, ne yazık!

Ne edeyim ben cânı, cihânı; bana sevgilim gerek! Cânın, cihânın ne önemi var; âşıka cânân gerek!

Sevgiliden ayrı olmanın tasasıyla üzgünüm ben, ne edeyim! Ağladığım için beni kınamayın, elimde değil, ne edeyim! 

Yakub bir oğlundan ayrı düşmüş de, ağlamaktan gözlerini yitirmişti; ben ki, Yusuf gibi nice yavrumdan ayrı kaldım, ağlasam çok mu?

Mihnetle karşılaşmayan, belâya çatmayan, gurbette perişan olmayan, sıkıntı çekmeyen kişi benim halimden ne anlar?

Belâ zamanında âşığın yiğitçe davranması gerekir; sızlanıp durmak âşıklara yaraşmaz. Sabırsız insan dileğine kavuşamaz; sabırla amaca ulaşılır ancak.

Yüreğimdeki ateşten çıkan dumanla güneşi örtsem, kıyamete kadar bütün insanlara güneş görünmez

Sevgi dünyasında bilinen geleneğe göre, âşık dertli, sevgili ise dertsiz olmalı. Hiçbir âşık sevgilisinin üzülmesini istemez. Yiğit olan kişi, cakana eziyet etmez.

Ey ulu Tanrım! Tutsak ve tutkunum ben. Üzgün, incinmiş ve perişanım. Gam köşesinde oturuyorum, elem tuzağına düşmüşüm; derdin esiri oldum, elim kolum bağlandı, zindana atıldım.

Ey yel, ay gibi parlayan sevgilimden bana bir haber ver! Onun aşk tasasından dolayı, felek bana yüzlerce gam yolladı. Tanrı için, gafil olup sürekli duraksama! Bazen benden ona haber ilet, bazen da ondan bana…

Ey yel! Lütfettin de dert erlerine dermandan haber verdin; cansız tene candan, sevene sevdiğinden haber verdin…

Ey Rabbim! Hiç kimse ayrılık tuzağına yakalanmasın; Yakup gibi yaslılar evinde yaşamasın. Bu dünya bir an bile âşığın istediği gibi dönmez; âşık, her an nasıl feryat edip ağlamasın.

Mihnetimin açıklaması, alnımda yazılıdır; dış görünüşümden, içimin durumu bellidir.

Ey dostum! Solgun yüzümdeki kanlı gözyaşlarımı gör de, o güzel güle bu rengimle bildir halimi.

Bu sıkıntı verici zamandan ötürü bir an bile mutlu olamıyorum; keşke bu dünyaya hiç gelmeseydim.

Seni tanrı korusun, ey ulak! Bana sevgilimden haber getirdin. Gizli sırları açıkladın da, beni yâre kavuşmaya umutlandırdın.

Ne yazık ki, bilgi anlayış erleri gittiler! Yaralı, kalpleri kırık ve üzgün göçtüler. Yalana dolana bulaşmayıp dünyaya temiz geldiler, yine temiz gittiler.

Yusuf’un hali, Hüseyin’in haline benzemez; Yusuf da mihnet zincirine vuruldu, ama sıkıntısı uzun sürmedi; Hüseyin gibi, düşmanın acımasız okları vücudunu delik deşik etmedi.

Musa’nın mihneti, Hüseyin’in uğradığı belâ gibi olamaz; sıkıntı ve felaket terazisi, onları birbirinden ayırmış. Eymen Vadisi’nin ateşi, meclise ışık veren bir mumdur; Kerbelâ felaketinin şimşeği ise, dünyayı yakan bir ateştir.

Yahudiler, Meryem oğlu İsa’yı öldürecekleri zaman, İsa, yalnızca ölüm korkusunun acısını duydu. Kerbelâ Şehit Hüseyin ise, hem canından oldu, hem de ailesiyle çocuklarından ayrı bırakılmakla sınandı.

Celal ile Cemal mastarı birdir; olgun kişiler, lütuf ile kahrı bir bilir. Değişik durumlar olsa bile, olayların ardındaki gerçek aynıdır.

Kendi düşüncemle benim için yararlı ya da zararlı olanı bilemem; bir kulum ben. Padişah’ım daha iyi bilir benim için iyi olanı.

Yâr eğer âşığının üzülmesini istiyorsa, âşık, üzülmeli; yâr eğer âşığının dert içinde kıvranarak hasta olmasını istiyorsa, âşığın, kendi sağlığı için kaygı duyması küfürdür.

Bağ bülbülü, şakımalarıyla Tanrı’yı anıp över; yürek ise, doğrulukla arılık güzelliğinin aynasıdır; beni yüreksiz ve dilsiz bırakma Tanrım! Çünkü yüreksizlik de, dilsizlik de başa belâdır.

Kerbelâ Şâhı’nın eleminin, yaralı Eyyub’un tasası gibi olduğunu söyleme; güçsüz bir böceğin iğnesinin açtığı yaranın, keskin kılıcın vuruşuna benzediğini sanma.

Yâr, senin canından vazgeçmeni isterse, canından vazgeç; yardan başka gördüğün her şeye yüzünü çevir. Canan, seni mum gibi yakmak isterse, yakıcı ateşe gir, yaşamaktan vazgeç.

Cana benzeyen sevgilimin yeri, yurdu bilmem ki nerdedir? Kim bilir âlemde Anka kuşunun yuvası nerededir?

Ehl-i Beyti anıp, her ân kanlı gözlerden yaşlar akıtmak boşa gitmez; bu musibet gözyaşlarının her bir damlası için ceza gününde, ulu Tanrı’nın bin rahmet denizi belirir.

Âşkım dersen, aşk belâsından yakınıp durma; ağlayıp sızlayarak sırlarını başkalarına açıklama. Aşk sultanı ne buyursa, ona uyman gerekir; bu buyruktan tiksinme, nefret etme, kaçınma!

Cevrin tadını bilen kişi, cevrden tiksinmez; bedenini paramparça da etseler, inlemez.

Amaç, Hüseyin’in öcünü almak olmasaydı, Mehdi’nin ortaya çıkması beklenmezdi. Kazaya karşı sabırlı olmanın bir amacı da, Hazret-i Peygamber ailesi katillerinin cezalandırılacağına olan inançtır.

Rahat cevherinin hazinesi, sıkıntıdır; rahmet gülünün bahçesi, derttir, kederle beslenip derdle dostluk eden, yoldaşı tasa olan, sıkıntıyla arkadaşlık kuran, tasadan, kaygıdan başka yâri olmayan kişiye ne mutlu!

Rahmete kavuşan, bilgelik hazinesi olan kişiler, peygamberdir; felekten gelen her belâyı yine nebiler kabullenir. Tasa oklarına siper olur; bu nedenler onlara saygı duyulur.

Öyle güzel, öyle yumuşak bir huyu var ki, yeryüzüyle gökyüzü alt-üst olsa yine değişmez; göklere de çıksa büyüklenmez, düpedüz yerde de yürüse, mizacı değişmez.

Hayâ denizinin incisi yetim kalsa ne olur? Yalnız kalsa, deniz incisinin değeri daha da artar.

Gitme ey sevgilim, ayrılığınla inletme beni! Hicranla yakıp yüreğimi, perişan etme beni! Bakışlarımı gül gibi yüzünden yoksun birakıp, ayrılık tasasının ateşiyle yakma beni!

Seni Rabbim korusun çocuğum! Ulu Tanrı tarafından bütün insanlara peygamber olarak gönderildiğini şimdi rüyamda gördüm.

Zaman, tohumu yok etse, hiç önemli değil; çünkü yemiş veren fidan, o tohumdan yâdigar kaldı.

Gül nasıl yakınmasın çektiği sıkıntıdan! Dikene yakın olması ona kaygı verir her ân. Üzüntü içinde nasıl yüreği kan ağlamasın yakutun! Zaman, etrafını dikenden duvarlarla çevirmiş.

Aşk meydanında kalmaya kararlı olan insana ne mutlu! Zulmun kılıcı o kişinin elini sevgilisinin eteğinden kesip ayırmaz. Şarap, içki içenlerin eğlencesini artırır; yürek kanı içmek, gönül şenliğini daha çok çoğaltır.

Kerbelâ Şehit Hüseyin’in kanını döküp Ehl-i Beyt’in gözlerinden sel gibi yaş akmasına sebep olan kişi, muradına eremez.

Ey zâlim! Hüseyin’in öldürülmesi için çaba gösterdin; bu sebeple dünyada ve ahirette azab çekmelisin. Kerbelâ’da düşman saflarına bakıp durdun; kork! Çünkü cezanı çekip belâya çatacağın yer mahşerdir.

Dünya bir gün yanılıp da istediğim gibi dönmedi; hiç kimse derdimi anlayıp derman bulmak için didinmedi. Küskün bir goncayım ben, felek hiçbir zaman beni güzel bir ilkyazın esintisiyle güldürmedi.

Dünya mülkünün yüceliğini, devletin, ikbâlini elde etmek için didinme; zira bunların sonu kötüdür! İslâm devletini kazanmak için çaba göster, çünkü sonsuza dek yaşayacak olan devlet, İslam Devletidir.

Tanrı’ya şükür küfür den de şaşkınlıktan da kurtuldum, Peygamberlik mumunun saçtığı ışıkla huzur buldum.

Hazret-i Muhammed şerîatinin ışığı, güneş gibi doğdu; o verimli ışık, bütün âlemi kapladı da, geceyle gündüzü birbirinden ayırdı. 

UBEYDE B. EL- HÂRİS’İN ŞEHİD EDİLİŞİ

Yaşadığı sürece ömrünü şeriât yolunda tüketen insana ne mutlu! Ömür süresi sona erdiği zaman bu cihandan şehid olarak göçen kişiye ne mutlu!

HAMZA’NIN ŞEHİD EDİLİŞİ

Ben ezelden beri bağlı bir kulum Tanrı’ma. Seninle birlikte olmak alnıma yazılmış. Hayatımı senin yoluna adadım; beni senden ayırmaya feleğin gücü yetmez.

“Hazreti Ali neden bu kadar olgun, üstündür?” Diye sorsalar, “Peygamberlerin şahı Hazret-i Muhammed’e bağlı olduğu için…” diye cevap verilir. Peygamber’in gerçek olduğuna ilişkin delil isteseler, Ali’nin ona itaat etmesi yeter.

Pek değerli yakutla inciyi bir taş kırıp parçalasa, sanma ki, yakutla inci değerden düşer taş değer kazanır…

Bütün bozgunculuğun sebebi, açgözlülüktür. Yücelik erlerini aşağılayan, açgözlülüktür. Açgözlülük fidanının yemişi fesaddır; açgözlülük baharının yeşilliği inattır. Açgözlülük, bilgi erlerinin gözünün görmez eder; sevgilinin güzel yüzünü örter.

O değerli, o şanlı sahlar şahına ecel zamanı, esenlik evinin kapısını düşman kılıcı açtı. Kurtuluş kapıları açıldı onun kutlu yüzüne. Amacına, dostun eliyle ulaşmak isterdi, düşmanın eliyle ulaştı.

Bağırdı dağa dağa doğru bir çığlık attı; kanlı gözlerinden pınar gibi yaşlar akıttı.

Ey şeriat mumu, din bahçesinin gülü, dünyanın sığınağı, yaratıkların en hayırlısı, âlemlerin övüncü! Güneş ve ya, senin yüzünden ışığıyla aydınlanır; yeryüzü, senin ayağının tozuyla süslenir.

Bu nasıl haberdir ki, kanlı yaşlar akıtır gözlerden; yaslı üzüntülü ve şaşkın yürekten dayanma gücünü alıp götürür!

Öksüzün gözyaşı seliyle kimsesizin iniltisi, geceyle gündüz dalgalanıp alev alsa; gözyaşının bir damlası bütün yeryüzüne yayılır; alev ise tüm gökyüzünü kaplar.

Ey vefasız felek! Gökyüzündeki kızıllığın şafaktan olduğunu sanma, Hazret-i Muhammed soyunun kanı yayılmış tüm evrene…

Kerbelâ çölünde Hazret-i Hüseyin’in haline, kadın, erkek, genç, yaşlı tüm herkes ağladı. Göklerin en yüksek katında Cebrail bile gözyaşı döktü; cennet bahçesinde Nuh’la Âdem’in ruhu ağladı.

Aşk yolunda öldürülen kişiyi, ulu Tanrı’nın iltifatı yüceltir; böyle bir insan aşağılık bir yerde bırakılmaz, üstün tutulur; ona iki kanat bağışlanır da, cennet kuşlarıyla birlikte uçmaya başlar.

Ey temkin ve yücelik tahtında oturan padişah! Bir gökyüzünde iki güneş parlamaz. 

Ok gibi dikenlerden gül incinmiş, perişan olmuş; ne yazık ki tasa, salınan servi ağacını bir etmiş! Çeşitli durumlar, bir takım aşırı istekler, ne yazık ki hanedanın mumunu söndürmüş!

Bu viranenin sonsuz bir hazine olduğunu sanma; bu puthaneyi kıble edinme sakın! Gökyüzünde duran güneşi bir yana bırak da, vefa bekleme bu dünyadan. Bil ki, bu cihan geçicidir; varlığını görme yokluğunu düşün! Dünyadaki Zal’e bakıp geçici isteklere kapılma; cihanla arandaki bağı kes. Diyelim ki, bütün yeryüzünü ele geçirdin; sonsuza dek senin olmadıktan sonra neye yarar? Dünya, değersiz bir aynadaki görüntü gibidir.

Bu dünyadan vefa beklemeyin! Vefa nerde, bu geçici dünya nerde! Bu yıkık yerde hazine olmadığını sanmayın; ağzına kadar mücevherlerle doludur; fakat feleğin, her hazineyi bir toprak parçasının altında gizlemesi gelenek olmuştur. Eğer anlarsan, her toprak zerresi, içinde bin mücevher saklar.

Zamandan hiçbir istekte bulunma; amacına ulaşmayı dileyip bu cihanda yer, yurt edinme; çabuk davranan felek, kimsenin dileğine kavuşmasına izin vermemiştir.

Dünyaya gelen, sonunda göçüp gider; sonsuzluk mülküne mutluluğa erer. Feleğin kararı yoktur; ikbâli de önemli değildir. Cem, Kubâd ve Kayser gibi bütün dünyayı ele geçirsen bile, sonunda cihanla olan bağlarını koparıp gideceksin.

Gel ey dünya mülküyle gururlanan, zevk şarabıyla sarhoş ve mutlu olan kişi! Belâ ağına yakalanmış, ejderha tuzağına düşmüşsün, kendini koru; yoksa seni mezar tuzağına düşürüp, başını yılan deliğine sokar! Bu yola çıkan insanlar, gitmeli; dünyada süresi dolanlar göçmeli. Âlemde muradına eren olmaz; bu cihan rahat edilecek bir yer değil!

Peygamberler olayının açıklanması, zamanın ne denli önemsiz olduğuna tanıktır. Hazret-i Peygamber’in vefatı ise, dünya atölyesinde çalışan işçiler için önemli bir ölüm ve yokluk belirtisidir.

Ey Hazret-i Peygamber’in istediği gibi davranmayı dileyen kişi! “Onunla dost olanın dostu ol!” sözüne uygun hareket et de, yüce Tanrı’nın Aslanı Hazret-i Ali’ye düşmanlık etme ki, “Ona düşman olanın düşmanı ol” sözünde oluşan kılıç, sana çekilmesin.

Ey şeriat şerefinden gafil olup şeraite zarar vermek isteyen kişi! Hazret-i Muhammed sana cefa mı etti, sıkıntımı çektirdi ki, onun iyiliğine karşı adaletsizlik ettin de, özünü incitmeyi alışkanlık edindin? Hazret-i Peygamber şeriatının yapısını değiştirip onun soyuna, çocuklarına kılıç çektin… O, seni inançlı kıldı; sana lütuflarda, bağışlarda bulundu; sense, ona karşı zulümle davrandın, adaletsizlik ateşiyle canını yaktın.

Sevgilinin âşıklarına karşı duyduğu nefret, sevgi gibidir. Sevgilinin taşkınlığı, muhabbetin şiddeti, yasaklamadan kaynaklanır. Kavuşma suyu, şevk ateşini söndürür; arada ne kadar çok engel olursa, sevenin de sevdiğine olan ilgisi o kadar artar.

Birinin başı zulmün kılıcıyla yarıldı; kan, başlığına dolunay gibi yayıldı. Diğeri, içtiği avunun etkisiyle perişan oldu, bağrı kan içinde kaldı. Öbürünün de, lâleye benzeyen bedeninde yüzlerce yara açıldı; yaralı vücudu, ciğerinden akan kanla sulandı.

Şeriatın güneşi, göklere yükselmişti; yükseldikçe güneşin verdiği ısı kuşkusuz artar. Ateşin etkisiyle bedeninden ter aksa, ne önemi var; gül yaprağı da, sıcaklıktan ötürü gül-suyu akıtır.

Sevgilinin, âşığa verdiği sıkıntı, huzur; derdi ise devadır. Bu nedenle çektirdiği eziyet de, dert de sonsuzdur; bitip tükenmez bir türlü. Dostun derdinden habersiz olmayın! Zira dosttan gelen tasalar çoğaldıkça, yârin şefkati, lütufları da artar.

Sevgilinin aşk elemi, devadan da üstündür; yârin bastığı toprak, tûtiyâdan üstündür. Sevgilinin, âşıklarına çektirdiği sıkıntı, ettiği zulüm, başkalarının ettiği iyilikten, gösterdiği cömertlikten daha üstündür.

Hasan’ın şeker saçan yakut gibi ağzı avuyla acılaştığı günden bu yana, dünyada hiç kimsenin damağı tat alamaz oldu. Kılıç, Hüseyin’in güzel bedenini kan içinde bıraktığı günden beri, bir türlü kınına girip dinmedi, rahat yüzü görmedi.

Gurbet vadisindeki yalnızlıktan bıktıkları için, Hazret-i Ali, Hüseyin’i; Hazret-i Muhammed de Hasan’ı eğitti. Dostluk denizinin incilerini aralarında bölüştüler. Sonunda, büyük olan, büyüğünü izledi; küçük olan da, küçüğün izinden yürüdü.

Hazret-i Peygamber, kendisine yeniden kavuşacağı, yüzünü görmek mutluluğuna ereceği muştusunu Fatıma’ya vermeseydi, ayrılık hançeri, hicranın keskin kılıcı, Zehra’nın yüreğini paramparça ederdi.

Varlık ülkesindeki yabancı, yurdunu özledi; ruhun, bedene veda etmesi kararlaştırıldı. Kutsallık yuvasındaki akdoğanın, kendi isteğiyle beden hapishanesinden ayrılmasının vakti geldi.

Ey Peygamberlerin en erdemlisi! Dünya ile ahiret benim mülkümdür; sen de temiz yürekli, ağırbaşlı kulumsun. Seni özgür bıraktım, istediğin gibi karar ver; sana lütufta bulundum, istediğin mülkü seç!

Benim için iyi olanı, ulu Rabbim bilir; kendimle ilgili zararlı veya yararlı olan her şeyi çoktan Yaradanımın kararına bıraktım.

Ne yazık ki, şerîatın binası yıkıldı; İslâm toplumu perişan oldu, dağıldı. Felek lütfetmişti de bizi dileğimize kavuşturmuştu; fakat ettiği iyilikten pişman oldu.

O padişahın, halkı için nasıl üzüldüğüne, nasıl uğraştığına bakın da, vefasız halkın ise ettiği haksızlığı, zulmü görün.

Gözden nasıl kanlı yaşlar akmasın, canandır giden; beden ve ruh nasıl perişan olmasın, candır giden. Bakan gözlere, yeryüzü nasıl karanlık görünmesin, güneş kaynağıdır gözden yiten.

Ey gözüm, dök yaşlarını, veda zamanı yaklaştı; yan ey yüreğim, işte ayrılık vakti gelip çattı!

Kutsal ruhlar, sana kavuşma özlemiyle yanıp tutuşuyorlar; önünden perdeyi kaldır da, yüzünü göster. Vuslatınla ilkyazı lutfet cennet bahçesine; au gibi yüzün, hurî ve gılman meclisinin mumu olsun.

O kutsal yuvanın tavus kuşu uçtu; o yüce yerin şahlar şahı gitti; cihan sonsuza dek kalıcı olsaydı, Hazret-i Muhammed dünyadan ayrılmazdı.

Ağla ey Fatıma! Çünkü yitip giden kişi, baban Hazret-i Peygamber’dir. Hazret-i Muhammed’in ölümü, yeryüzüyle gökyüzünü ağlatır. Yeryüzündeki insanların en erdemlisi, dünyadan ayrılmış; bu musibet, cihandaki bütün yaratıkları ağlatır.

Yeryüzü ile göklerin, ana ile babanın sonlarının aynı olması, sıkıntılı, üzüntü verici bir durummuş; tasa, dert ve mihnetle doluymuş. Dünyada onların eşi, benzeri yoktu; her zaman Tanrı yolunda yürürlerdi.

Bu kötü dünya, yaşlı bir hilecidir; şuh gamzesi, dostlar için bir felakettir. Gül gibi yanakları, dert erlerinin gözlerinden kanlı yaşlar akıtır. Parlak bir inciyi andıran bakışı, şaşkın âşığın kanlı gözyaşlarıdır. Yanağındaki ben, yürekleri yakar. Kıvırcık saçları ona bakanların içinde yanan ateşin dumanıdır. Hastalar, ondan hep şikâyetçidir; hiçbir hasta, ondan dermanını bulamamıştır,

Felek ne yazık ki, Fatıma’nın kara bağrını, lale goncası gibi kan içinde bıraktı; yaşadığı sürece kanla dolu yüreğinde binlerce gizli yaranın bulunmadığı bir ân bile olmadı.

Yeni yetişen bir fidan, şeriatın gül bahçesine tazelik verdi; kutlu bir hilâl, din göklerini aydınlattı. Dünyanın kucağı, o fidanın meyvesiyle doldu; o uğurlu hilâle de doğruluğun ışıkları erişti.

Mazlumun inleyişinden kaçın, ey taş yürekli zâlim! Çünkü onun inlemesinden oluşan okun ucu, göklere yükselir. İnleyiş, şimşek gibi bir mızrak ucudur; ondan sakın! Sen taş-yürekliysen, mızrak da taşı parçalar.

Senin güzel sözün, bilgelik denizinin mücevheridir; sözlerinin her nüktesi, gönül kuşunu avlamak için bir yemdir. Huzur veren, inci gibi sözcüklerin, irfan mücevherini süsler; söz, senin dediğin gibi söylenir; başkalarının söylediği söz efsanedir.

Aşkıyla beni dillere destan eden sevgili gitti, gam geldi; bana döndü, kaygım, üzüntüm kalmadı.

Ey ulu Tanrım! Belâ, musibet tuzağına tutuldum; dalalet denizinin dalgalarına kapılıp battım! Günah şimşeği, vücudumun yapısını yıktı; bana acı, senden merhamet istiyorum.

Ey zulümle Peygamber çocuklarının kanını döken kişi! Mahşerle ilgili bir söz duymamış sanki kulağın. Bilgisizlik ve gaflet şarabıyla sarhoşsun, bir şeyden haberin yok! Ne Allah’tan korkarsın, ne Peygamber’den utanırsın.

Lâleyi andıran yüzü, cennet bahçesinin süsü olmuş; bastığı toprak, sonsuzluk bağının anberi olmuş. Ulu Tanrı, onun güzelliğinin köşkünü, güzel kokulu toprakla kırmızı lâleden oluşan kerpiçle inşa etmiş.

Âlem yaratılmadan önce, ben âlemin en üstün kişisiydim; henüz Âdem yokken, yeryüzü benim yurdumdu. Âdem, cennet harîminde mahrem olmadan önce, devlet beni sarayına almıştı, başıma devlet kuşu konmuştu.

Gül dikenden zulüm gördükçe güler durur. Adaletsizliğe karşı sabreden kişi, sultân olur. Mihnete katlanan insan, sonunda rahata kavuşur. Yusuf’a saltanat tahtının ilk basamağı zindan olmuştu.

Sen, adalet tahtının padişahısın; ben de senin buyruğunda olan bir köleyim. Senin emrinden dışarı çıkmam; çünkü lütuflarınla büyüdüm.

Biçime önem veren bakışın gücü az olur; biçimin verdiği geçici zevkten kaçan kişi, gerçeği bulur.

Amacın din ise, dünyadan vazgeç, ulu Tanrı’ya bağlan da, bütün neslelerden vazgeç. Gözyaşıyla, inleyişle uğraş dur hep; yani yeryüzünden, gökyüzünden, Ülker yıldızından vazgeç.

Güneş doğdu da, güzelliğiyle her yeri aydınlattı. O temiz nur, yeryüzüne ayak basınca, her toprak parçası bir kandile dönüşüp ışık saçtı.

Işığıyla cihanı aydınlatan bu kadın kim acaba? Bütün herkes onun ay gibi güzel yüzüne bakıyor! Hurî gibi özü, insanı hayran bırakan boyu, iç açıyı bir salınışı var; oturuşu mum, duruşu servi gibi; yürüyüşü huzur veriyor.

Biz, dünya malına önem vermeyen kimseleriz; kanatın Kâf dağının tepesinde bekleyen Ankâ kuşlarıyız. Yoksulluğumuzla övünürüz, cihana aldırmayız. Gözümüz yok mülkte; tatlı dilli tûtîleriz.

Senden ayrılmak, ölüm gibidir bana; ayrılmaktansa ölmek benim için daha iyidir.

Ey değerli taşlarla, süslü taçla övünen kişi! Bil ki, felek dünyada herkesi başka türlü yerle bir eder. Sanma ki zaman, çocukları aldatmak için toprağa kırmızı renk vermiş.

Biz dünyanın malından, mülkünden vazgeçmişiz; yoksulluk şerbetiyle mutluluğa ermişiz. Ey felek, mal, mülk üstünlüğünü sen başkalarına ver! Biz kanaat erleriyiz; yoksulluğu alışkanlık edinmişiz.

Dünya mülkünde cahiller bizi küçümsemesin; biz, sonsuzluk yurdunu ele geçiren sultanlarız. Görünüşte perişan ve yoksul olsak bile, mânâ âleminde herkesten daha değerliyiz.

Tanrı) Lütuf sofrasından nimetini sunsa ne olur! Zira herkes onun lütuf sofrasının konuğudur. Ne olur Meryem’den üstün görse kendisini! Çünkü İsa da, onun emri altında güçsüz bir kuldu.

Zaman, ikbâlin güzel evini yıkıntıya çevirdi; felek, İslâmın hazinesini toprakla gizledi. Devranın hizmetkârı, bu dünyadan rahat döşeğini kaldırdı da bütün insanları perişan etdi.

Çevrede canandan başka kimse olmadığı, yâr halvette olup yanında yabancı bulunmadığı zaman, ne güzeldir! O vakit seven, sevgilisine halini anlatacak fırsat bulur. Âşık durumu bilip de yabancının habersiz kaldığı anlar ne hoştur!

Ey felek! Şeriatın şifa yurdunu yıkıntıya çevirdin; dert erlerini yoksunluk ateşiyle yaktın. İkbal yüzüme yoksuzluk perdesini çektin de, zarar verip mülkün ışık veren ayını toprağa gizledin. “Ey felek, sen kafirsin!” desem, bunda şaşılacak bir şey yok; çünkü inanç erlerinin önderlerini öldürdün.

Başıma öylesine musibetler geldi ki, o musibetler güne gelseydi, gün geceye dönüşürdü.

Ayrılığıyla bağrımı kan içinde bırakan gülen gül yaprağım hani? Sıkıntılı ruhuma, yanan bedenime huzur veren kişi nerede? Ey felek! Yaşlı gözlerime dünya karanlık görünmeye başladı; yüzümün ışığı olan parıldayan güneşim hani?

Kerbelâ çölü elemini hatırlattıkça, elimde olmadan inleyip ağlamaya başlarım. Şehitler şahı Hazret-i Hüseyin’in kuru dudağı aklıma geldikçe, nemli gözlerimden yaşlar boşanır. Felek, başımı büyük belalara saldı; benim karşılaştığım felaketle kim karşılaşırsa, inleyip durur.

Ayrılık gecesini, kavuşma sabahına dönüşmesinin ve bu durumun değişmesinin vakti geldi. Vuslat gelininin örtünme, ayrılık ve sıkıntını baş gösterme zamanı yaklaştı.

Hazret-i Fâtıma, Kerbelâ çölünde Hazret-i Hüseyin’in kana batmış halini görseydi, sel gibi akan gözyaşlarıyla Kerbelâ toprağını kan denizine dönüştürürdü hiç kuşkusuz.

Ne yazık ki felek, her ân bana dert üstüne dert verir durur; henüz bir derdime derman vermeden, bin dert gösterir. Daha bir belâdan kurtulmadan, her lahza bir felâket şimşeği bağrımı yakar durur.

Yaktı beni ayrılık ateşi; bitsin artık Tanrım, veda töreni!

Alacak birkaç soluğum kaldı ancak, beni yalnız bırakma! Seninle birlikte olmak mutluluğundan yoksun kalmayayım son ânlarımda. Bana kefenden bir gömlek, çok değerli bir hil’at giydirmek istediği için felek, bu geçici hayat elbisemi yağma etti.

Ecel yeli, ömür fidanımı yere yıktı. Ecel avcısı, cân kuşuna tuzak kurdu. Ecel cellâdı da, kılıcıyla ruhla beden bağını koparmak istiyor.

Ne yazık ki felek beni senden ayıracak; bu çileli başımı bastığın topraktan uzaklaştıracak. Senden bir isteğim var; o zaman benimle konuşmaya gelirsen, ruhum huzur bulacak.

Sevgili, ayrılığı tasa evinden uzaklaştı; feleğin sâkîsi hicran kadehini sundu; kavuşma sarayında yaşarken, ne yazık ki şimdi yerim ayrılık viranesi oldu.

Gözünü aç da bir bak, çünkü ayrılık derdinin ilacı, senin nergis gib olan gözbebeğinin içinde saklıdır. Birkaç söz söyle, zira bilim erlerinin amacı, senin mücevher saçan dudaklarından birkaç söz duymaktır.

Acımasız felek, bizi inletti durdu; nasıl ağlayıp sızlamayalım! Zâman, hepimizi perişan etti; dünya, ikbâl aynamızı toza toprağa buladı. İlkyaz bulutu, başımızın üstünden gölgesini alıp götürdü; bizi dağınık yeşillik gibi umutsuz bıraktı.

Toplantıdaki dostlar sonunda birbirinden ayrılır; tüm sıkıntılar, ayrılığın yanında önemsiz kalır. Hazret-i Muhammed’ten sonra Fâtıma’dan da ayrılmak, dostluğun sonsuza kadar sürmeyeceğine bir delildir.

Geçici dünyanın âdeti böyledir; bu zamanın hâli, işte budur: sonunda vuslat, ayrılığa dönüşür; âlemde her güzellik sona erer.

Devrân, her zaman aşıkları bir dertle inletir durur; bu yeşillik, her lahza bir mihnet gülü verir; felek tarikat öğrencisine derdi öğretir; ona belâlar dersini belletir durur.

Sıkıntının tadını, derdin zevkini bilen insan, dünyada yaşamaya, gezip dolaşmaya önem vermez. Verimli sonsuzluğun güzelliğini gören kişi, geçici görünüşü, biçimi istemez.

Belâ, ikbâl doğânının kanadı, hâl aynasının huzur vereni olur. Üzüntülü insanın gözyaşları, güzel bir bahçenin gülü ve nergisi gibidir.

Feleğin, ne zaman ne yapacağı belli olmaz; kimini sevindirir, kimini üzer. Sonunda herkes bu dünyadan ayrılacak; kimi sevinç içinde, kimi de tasa içinde gidecek.

İstek kağıdında bir başkasının adı yer almamış; eteğine yeryüzü merkezinin tozu bulaşmamış.

Murtaza, velîlik denizinin bir incisi; o eşsiz incinin sedefi de Ka’be nin haremedir. Başkalarından daha şerefli olsa, hakkıdır onun; zira, Ka’be nin hareminden kazanmıştır şerefi.

Tanrı’ya şükür o güzel yüzünü görmek mutluluğuna erdim. Gül gibi yanaklarına bakmak için açıldı gözlerim. Yokluk menzillerini katetmem boşuna gitmedi. Sonunda, bir güneş gibi ışık saçan yüzüne kavuştum.

Hoş geldin ey yücelik ve ihtişam erlerinin kıblesi! Ayağın uğurlu gelsin, ey değer ve saygı erlerinin Şahı! Ben ki, bütün insanları İslama çağırmakla görevliyim, sen dünyaya gelmeden görevime başlamadım. Sen doğmadan, Peygamberliğimi ilan etmedim.

Bilgi suyunu deniz bulutundan damla damla aldı; ulu Tanrı’nın feyzi, o hilâlin dolunay olması için güneş ışığı sundu.

Ne güzeldi o günler ki, tutunacak bir dalım vardı; bütün herkes bana saldırdığında bir sığınağım vardı. Kötü düşünceli düşmanlar ben fakire eziyet ettiği zaman, halimi anlatabileceğim bir padişahım vardı.

Ne yazık ki dünyada nasibim, ayrılık acısı oldu; dilek bahçemin çiçeği, umutsuzluk goncası oldu. İyileşsin diye, kanayan yarama pamuk bastım; o bile tutuştu, bir yakıcı ateş oldu.

Bu olaydan dolayı binlerce insan kan ağladı, dünya karardı; yedi yıldız dokuz kat gök inledi durdu. Bu vakıadan ötürü, yerde ve gökte insanlar, melekler ve cinler feryad etti.

Büyük küçük bütün insanların Hazret-i Ali’yi sevmesi farzdır. Bunun için Hazret-i Peygamber, ulu Tanrı’ya, “Allahım, sen onunla dost olanın dostu ol!” demiş. Ey ilahî lütfa kavuşmak isteyip, mahşerde kurtulmayı dileyen kişi! Sakın Hazreti Murtaza’nın düşmanı olma! Yoksa “Allahım, ona düşmanlık edenin düşmanı ol!” sözünden oluşan oka hedef olursun.

Manevî kılıç, basit kılıçtan daha kan dökücü olur; görünüşte ve içte dostluk kılıcı keskin olur.

Hazreti Ali’ye düşmanlık şarabını içen kâfirlere, zamanın sâkîsi sonunda öldürücü ağu verir. Bu geçici dünyada hem felâketle karşılaşırlar, hem de zincire vurulurlar; başlarına belâ gelir.

Hazreti Ali, ulu Tanrının elçisinin mahremiydi. Onun özünün sırrından haberliydi. İlâhî nâmenin kâtibi, yorum hazinesinin koruyucusuydu. Erdem ve olgunluk göklerinin güneşi, yücelik bahçelerinin ilkyazı idi.

Güneş hepten altın olsa, ona yine de önem vermem; ay, gümüş olsa, başımı çevirip bakmam. Benim üstünlüğümün yanında güneşle ay, basit toprak gibi değersizdir; himmetimin yanında, gümüşle altın hiç kalır.

İnanç erlerine gümüş vermek, manevi mülkün sultanının bir geleneğidir. Peygamber’le Velî’ye hizmet etmek, şehîtlik şerefine erişmek gibidir.

O önderin üstün özelliklerini anlatmak için, “İnsan” suresinin ayetlerini okumak gerekir. Sühâ yıldızı bile onun eteğine dokunmaya layık değil.

Sakın düşmanı hafife alma! Gözleri görmeyen bir akrebin iğnesi, yılanın dilinden daha etkilidir. Kötülüklerin yalnızca güçlü düşmandan gelebileceğini sanma; küçümsenen hasımdan da büyük zarar gelir.

Hazret-i Muhammed mucizeleri söyler; Cebrail gibi Tanrı’nın izniyle konuşur.

İlahi yardım görüp mutluluğa eren kişi, bütün gizli sırları öğrenir.

Onun sözlerinin doğruluğundan kuşku duyan bir insanın, yine onun kılıcıyla bağrı parçalansa yeridir.

Düşmanlarının aldığı yaralardan toprağa kan döküldü. Hazret-i Ali’nin atı Düldül’ü nalı kana boyandı; kılıcı Zülfikar ise, durmadan kafirlere ölüm saçıyordu.

Bir ordunun başkomutanı Veliler Şahı’ysa o ordu nereye giderse, hiç kuşkusuz zafer kazanır. Güneş, ışığının ulaştığı her yeri aydınlatır; bahar bulutu, geçtiği bütün yerleri bayındır kılar.

Dostu iken nasıl yabancı olurum sana! Sözümde durmayıp nasıl kötülük ederim sana! Dünyada yücelmeyi, dindar olmayı, mutluluğa kavuşmayı istemez miyim.

Vefaya yabancısın, doğrulukla ilgin yok senin. İşin gücün adaletsizlik etmek, başkalarına sıkıntı çektirmektir. Vefadan söz edip durursun, ama ne yazık ki, verdiğin sözü tutmaya niyetin yok.

Devletimin güneşi, cihanı aydınlatan bir mumdur; ışığı dünyayı aydınlatır; ateşi ise âlemi yakar.

Zafer, düşman için kılıcımı bir yakıcı şimşek gibi kıldı; devletin feyzi, ikbâl mumuma ışık verdi.

Öyle bir sevgili ki bakışı, İslâmı da inancı da yağma eder; salınışı, cihanı alt-üst eder, bakışı canlar yakar; öylesine kendinden geçmiş ki, kan içmedikçe ayrılmaz; kendisine tutulan kişiye acımaz, hiç durmadan kan yudumlar.

Canını seven kişi, hançer gibi kirpiğe istek duyar mı? İmanını seven, inançlı olan insan puta tapmaktan kaçınmaz mı?

Ey cilvesiyle aklı başından alığ aşk erlerinin perişan ederek peşinde koşturan sevgili! Yerin yurdun nerededir; adın özelliğin nedir senin? O güzel dudaklarından murad alan kimdir acaba?

Cevherim katışıksız, özüm arıdır; eşi bulunulmaz, değerli bir inci gibiyim.

Kabul edersen, bütün kalbimle seni istiyorum; canımı, sana kavuşturmaya adadım; seninle birlikte olmayı diliyorum.

Süslenince, o sevgilinin güzelliği daha da arttı; zaman için bir fitne, dünya için bir felaket oldu.

Sevgiliye kavuşmak isteyen kişi, canından vazgeçmeli, yoksa özlem çekip inler durur.

Ey gönül! Ulu Tanrı’nın takdiride, alın yazısı da asla değişmez.

Dünyada çektiğim sıkıntı, derd canıma yetti; bu sebeple bu sıkıcı âlemden ayrılmaya karar verdim; cennetin lale bahçelerinde gezmek istiyorum. Bu anlamsız cihandan sıkıldım; bundan böyle felek, beni perişan edemeyecek; dünyada sıkıntı çekmeyeceğim artık.

Dünyada çektiğim sıkıntı, dert canıma yetti; bu sebeple bu sıkıcı âlemden ayrılmaya karar verdim; cennetin lale bahçelerinde gezmek istiyorum. Bu anlamsız cihandan sıkıldım; bundan böyle felek, beni perişan edemeyecek; dünyada sıkıntı çekmeyeceğim artık.

Ey vefasız felek, bugüne dek boşuna dönüp durdun! Din düzenini bozdun, şeri’at yapısını yıktın; ibadet minberiyle mikrabını alt-üst ettin; İslâm tapınağını yerle bir edip İslam ordusunu başkomutansız bıraktın. Ey zalim felek, sana ne oldu da yiğitler şahına kıydın!

Felâket bulutlarından ötürü, cihanı sıkıntı seli bastı. Vefa erlerinin yüreği, şaşkınlık ateşiyle yandı. Zalim felek, zamanın düzenini bozdu da, bütün herkesi perişan etti.

Felâket bulutlarından ötürü, cihanı sıkıntı seli bastı. Vefa erlerinin yüreği, şaşkınlık ateşiyle yandı. Zalim felek, zamanın düzenini bozdu da, bütün herkesi perişan etti.

Tanrı aşkına, o yiğitler şahının, bütün insanların önderinin nerede olduğunu söyleyin! Bütün hastaların tabibi, ulu Tanrı’nın lütuflarına eren kişi nerede? O eğer bu dünyadan ayrıldıysa, kaldığı mezar nerede?

Damla, denize kavuştu; zerre, güneşe ulaştı. Şehzadeler, dervişin namazını kılıp onu oraya gömdüler.

Hazret-i Ali yaşarken, Ehl-i Beyt’in gül bahçesinde belâ yeli kesinlikle esmedi. Murtaza öldürüldükten sonra, belânın hurma ağacı kanlı gözyaşlarıyla sulanmadan, Âl-i Abâ’ya yemiş vermedi.

y gönül, amacına ulaşmak istiyorsan, perişan bir halde gezme durma, sabır yolunu tut! Tereddüd pençesinden yakanı kurtar da, teslim ve tevekkülle inanç yolunda yürümeye çalış!

Zamanın sâkisi kimi severse, ona bir bardak öldürücü ağu sunar; saygıya değer bulduğu kişilere bir kadah etkili zehir verir.

Sızlanıp durmak, ulu Tanrı’nın takdirini değiştirip geciktirmez. Felâket sırasında yakınmak doğru değil; belâ zamanında ağlayıp sızlamak, bir başka musibet gibidir.

Manevi bakımdan gökyüzü, zehirle dolu bir şişedir; zamanın sâkîsi, her seher vakti, güneşten oluşan kadehi avıyla doldurup halka sunar; o zehirden kaçınmayıp avuyla dolu bardağı için kişiye ne mutlu! O insan, dünyanın ve dinin şahı; Hazret-i Peygamber’in gözbebeği; mülkün kandili; bütün insanların en değerlisidir.

Arılık ve şuçluluk göklerinin ayı idi; adı Hasan’dı, yüzü de güzeldi. Cömertlik hazinesinin ilk incisi, varlık atelyesinin son eseri, Peygamber Ehl-i Beyti manzumesinin ilk mısraı, Hazret-i Muhammed’in gözünün nuruydu. Can bağışlayan dili, bal ile şekeri kıskandıracak ölçüde tatlıydı. Zâlim feleğin elinden ağu içti; zehir, ağzını zümrüt rengine dönüştürdü; ciğerini paramparça edip yanan kömürünü kıvılcıma çevirdi. O kıvılcım, bütün dünyaya yayıldı da, herkesin yüreğini yaktı.

Böyle şerefli bir soy nerede bulunur? Erdem, yücelik, bilim ve edeb madeni olan Hazreti Hasan’la Hüseyin’in niteliği, bütün kainat için bir ışıktır. Biri Hazret-i Muhammed’in canı, diğeri ise Hazret-i Ali’nin gözünün nurudur. Bir olgunluk göklerinin dolunayı, öbürü güzellik ırmağının servi ağacı: biri bilgi göklerinin güneşi, diğeri ise din bahçesinin gül ağacıdır. Ulu Tanrı onları yüceltsin!

Hasan’ın nitelikleri anlatmakla bitmez; onunla ilgili rivayetler, Hasan’ın iyiliklerinin çok az bir bölümünü dile getirir. Her toplantının önde gelenleri, onun sözlerini aktarır. Güzelliğine kanıt istenirse, adının Hasan olması yeterlidir.

Hazret-i Peygamber’in biliminin vârisi, Hazreti Fatıma’nın içindeki hazinenin incisi, veliler şahı Hazret-i Ali’nin yerine geçen kişi, benim; bana bağlanmak, onlara uymak gibidir.

Halifeliğinin cihanı aydınlatan güneşi, göklere yükseldi; dünyayı aydınlatan alevi, her yana ışın saldı.

Yaradanımızın emrine karşı gelmeye gücümüz yetmez. Ulu Tanrımız ne buyurursa, onu yaparız. Irak’da yaşıyorken, Rabbim beni Hicaz’a iletir; Hicaz’da oturan Hüseyin’i de Irak’a gönderir.

Ne yazık ki, bu dünyada bir arkadaş, iyi bir dost, şefkatli bir dert ortağı kalmadı.

Ne yazık ki, bu dünyada rahat bir soluk almadım; bir türlü sıkıntıdan, gamdan kurtulmadım. Hangi şehirde yaşamaya karar verdimse, o şehrin başına belâ geldi.

Zamanın gam avlusu beni perişan etti; feleğin bana ettiği eziyete bakın; ne kadar zulüm varsa, devran, hepsini bana gösterdi.

Felek, velilik bağının gül ağacını zehirle sulayıp yetiştirdi; o ağacın dalları üstünde duran parçalanmış yürekten, baharla birlikte gül yaprakları açıldı.

Hazret-i Hasan’ın güzel yanaklarının rengi zehirden ötürü değişti; yağmur damlası, meğer bir yudum avluydu; o yağmur damlasıyla Hasan’ın lâle bahçesindeki çiçekler yeşerdi.

Servi gibi boyuyla cennet bahçesinde dolaşmaya başladı; yüzü, hurilerle kılman hareminin mumu oldu. Temiz özü her türlü kötülükten arındı, ulu Rabbin katına ulaştı. Yolculuğa çıktığı zaman, herkes tarafından sevilip sayıldığı için, dostları onun ayrılığıyla perişan oldular; gönül erleri ardından gözyaşları döktü.

Ey isyan bahçesinin fidanı! Elde edeceğin ürün, belâdır. Özün, zumlun ortaya çıktığı yerdir. Arılık hanedanına layık değilsin. Kafanda her her zaman şeytanca kötü düşünceler vardır.

Ne yazık ki, amel defterim ettiğim kötülüklerle doldu da, durumum değişti. Ben, kutsal gül-bahçesinin kuşuydum, ama ne yazık ki, kendi elimle kırdım kanatlarımı.

Dünyada zamanın nasıl öc alacağı bilinmektedir; durmadan iyiye iyilik, kötüye de kötülük eder.

san, düşmanının elinden şehitlik şerbetini içinceye kadar, din düşmanları Hüseyin’e eziyet etmeye fırsat bulamadılar. Zaman içinde sakladığı bütün fitneleri, Hasan’ın öldürülmesinden sonra ortaya çıkardı.

Ey Rabbim! Öyle yüce bir sultan ki, dinle devletin övünç kaynağı, bütün insanların kıblesidir; dünya ile ahretin feyzini kazanmak, onun için kolaydır; maddi ve manevi mülk, onun emrine verilmiştir.

Öyle cahil bir insan ki, İslamcın başarısının önemini anlamayıp, inancını bu geçici dünya malına satmış; suçsuz insanlar kanıyla amel defterini doldurmuş da, bu alemden ayrılıp haşa divanına yönelmiş.

Dünya ikisinden birine cennet, diğerine cehennem belirtisi yeter; mahşerde  ise, birinin sonsuz nimete kavuşmasına; öbürünün de azap içinde kavranmasına karar verilmiştir.

Kim Kerbelâ olayını anlatarak, bu konuyu bilmeyen birine bilgi verip, gözlerini nemlendirirse, onun gözlerinden akan yaşlar, olayı anlatan kişinin yücelik gül bahçesini bir ilkbahar bulutu gibi sulamaya yeter.

Ey kirpiğim! Dök ciğerinin kanını, zira ağlama vakti geldi! Ak, dur ey gözyaşım! Çünkü sevinçli günler geçip gitti; zamnın durumunu bir bir anlat da, bu aşağılık dünyanın sonunun ne olduğunu herkes bilsin.

Bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa, onun özellikleri ayrıntılarıyla yazılamaz. Onun öldürülmesiyle, düşman amacına ulaştıysa da, bunun bir önemi yok; Hazret-i Hüseyin’in lütuf kapıları herkese açıktır.

Ne yazık ki, devrân Kerbelâ şahı Hüseyin’in çektiği mihneti açığa vurup, onun için tutulan yasla her yıl bize bir ilkbahar gösterir. O ilkbaharın lalesi, paramparça olan yürek; şimşeği ile gök gürültüsü inleyiş; bulutlu ise yaşla dolu gözdür.

Dünya sâki sinin iltifatı, Hasan’ın kadehine Ağu dökmek; felek cellâdının hüneri ise, Şehit Hüseyin’e kılıç çekmektir.

Sevgili çocuklarının öldürüleceği haberi, Hazret-i Peygamber için felaketlerin en büyüğüydü; fakat bunun bir yararı da oldu; o büyük musibetin yardımıyla, Hazret-i Muhammed, manevi bakımdan daha da yüceldi.

Bu dönen gökyüzü, Kerbelâ çölünün âvârelerini anıp ağlarken, gözyaşı olarak, gözlerinden yıldızları akıtır. Ey gafil! Felek acımasızdır diyerek yakınıp durma; bu olaydan ötürü o, herkesten daha çok ağlar.

La’lin meydana gelmesi için, toprak, gerekli şartların oluşmasını düşünmeseydi, üstünde taş ya da kaya parçası bulunmasını istemezdi. Hüseyin için yas tutmak gibi bir gerekçe olmasaydı, gözler, sel gibi yaş akıtmazdı.

Ali’nin oğlu Hüseyin’e hizmet etmek, insana mutluluk ve yücelik getirir; onun yolunda canını veren kişi ise, şehitlik katına erişir.

Kıymet gökleri, lütuf madeni ve bilim bağından, iki yıldız, iki inci, iki servi ortaya çıktı; dünyadaki bütün insanlar arasından onların eşi, benzeri çıkmaz. Hasan ile Hüseyin gibi bilgili ve anlayışlı kişiler bulunmaz

Ey kin güden kişiler! Velî (Hazret-i Ali) ile Nebî’nin (Hazret-i Muhammed) öptüğü teri sel gibi kan içinde bırakmak doğru mudur? Hazret-i Peygamber soyu ile ilişkileri koparmak, “Biz Hazret-i Muhammed’in ümmetiyiz” diyenlerin vefâlı bir davranışı mıdır?

Hazret-i Hasan ile Hüseyin’i övüp, niteliklerini anlatın” deseler, sözü uzatmadan özetle söyleyelim ki, onlar, zamanın en seçkin iki kişisidir; iki cihanda da sığınılacak kimselerdir; âlemin iki gözlüdürler

Arş’a benzeyen o değerli dergah ne güzeldir! Cennet, o yerin temiz toprağından can kokusu alır. Ne mutlu o şerefli türbeye ki, kutsal toprağı, susuz olanlar için cennet ırmağının kıyası gibidir!

Zaman, ülke bağına zulüm tohumunu ekti. Zalim devran, cefasını açıkça gösterdi de, Yezidi’n ikbal sancağını yüceltip, Hazret-i Muhammed Mustafa’nın soyuna keskin kılıç çekti. Ey Tanrım! Bu yanılgıdan ötürü, devran, sonsuza dek üzülmez mi? Alladım! Ettiği cefadan dolayı, zaman ceza günü utanmaz mı?

Akıllı kişi, henüz fırsat varken, gecikmeden davranıp, kötü sonla karşılaşmaktan kurtulur; her işin önemini anmayı unutmaz, kendini ihmal kılıcıyla yaralamaz.

Tanrı göstermesin, bir melek şeytandan buyruk alır mı?! İsmet erleri, isyana karışır mı?! Şeriat binası temellerinin yıkılıp da, inançsız bir kişinin, inanç erlerine sultan olduğu nerede görülmüştür?!

Hüseyin, vefa bostanının gülü; sadakat ve arılık kutusunun incisi; Hazret-i Fâtıma’nın ciğer köşesi; Hazret-i Muhammed’in gönlünün sevincidir.

Hazret-i Peygamber âilesini seven bir insanın temiz düşüncesinde kine yer yoktur; o kişinin inanç temeli, geçici isteklerinden ötürü zarar görmez

Ben Müslümanım” diyen kişi, Hazret-i Peygamber soyundan olanların kanını dökmez. “Ben inançlıyım” diyen insan, Ehl-i Beyt’e kötülük etmez. Mahşer günü bağışlanmayı dileyen kişi, Hazret-i Muhammed’in âilesine düşman olmayı alışkanlık edinmez.

Tanrı göstermesin, dünya mülkü için dinimden vazgeçip, Hazret-i Peygamber soyunu kin kılıcıyla nasıl öldürürüm?! Anlamsız bir yücelik ve ikbâl uğruna, Yezîd’i mutlu edip, Hüseyin’i nasıl üzerim?!

Sana kahr ile bakan göz, çıksın. Sana kötülük isteyen yürek, tutuşup yansın. Sadakatle eteğini tutmayan el, kırılsın da, yok olsun. Sana düşmanlık eden kişi, dileğine ermesin, mutlu olmasın!

Şah olan kişi, kötülük düşünen insanın fitnesinden habersiz kalmaz. Aslan olan, tilkinin kurnazlığını öğrenir, bilir. Akıl yolunda yürüyen kişi, tedbirli davranır; yolunun üstündeki kuyudan habersiz olmaz.

Sana selam olsun ey eşiğini yüce cennetinin kıskandığı kişi! Hûrilerin gözünün kirpiği, senin kapının tozunu alan süpürgedir. Sana selâm olsun ey Cebrail’in, senin değerli kapında hizmetkâr olduğu kişi! Kur’an-ı Kerim de, âlemlerin Rabbi olan ulu Tanrı da seni över. Ey Tanrı’nın Elçisi! Ben, Zehra’nın gönlünün sevinci

olan Hüseyin’im; yüreğim yaralı, üzüntülü bir halde kapına yüz sürmeye geldim. Ümmetin korunması için görevlendirdiğin kişi, benim; sırlar hazinesini de yine bana emanet ettin. Ne yazık ki, zâlim ümmet, bana haksızlık etti şimdi. Kimsesiz ve çaresizim; bana ancak sen yardımcı olabilirsin.

Senin kanınla toprağın kızıla boyanacağı zaman gelip çattı. Zâlimlerin, sen mazlûmu yok etmelerinin vakti yaklaştı. Hâinler seni öldürecekler; sen de üzüntülü, perişan ve kederli bir halde bana kavuşacaksın.

Usandım artık vefasız cihandan; o mihnet sarayından bıktım; onunla ilişkimi kessen, o gelip geçici yerden beni alıp götürsen, ne olur! Ulu Rabbime duâ etsen de, lutfedip bana dünyayı bir daha göstermese!

Elvedâ ey imamlık bahçesinin servi ağacı! Elvedâ ey doğruluk meclisinin mumu! Elvedâ ey etkili ağuyla rengi yemyeşil olan kişi! Ey velîlik bağışının yeşilliği, elvedâ!

Yük hayvanları eşya ile yüklendi; yeryüzündeki tozlar, göklere yükseldi. Askerlerin atlarının tırnaklarında bulunan nalların iziyle yollar, Samanyolu gibi süslendi.

Başkalarının ettiği eziyete katlanmayan kişi, Yâr’e yaklaşacak güce erişemez. Gülün çevresi dikenle doludur; la’l madenine taş, hisar olur.

Merhaba ey yüzünün ışığıyla evreni aydınlatıp, kutsal özünde bütün güzel nitelikleri toplayan kişi! Merhaba ey Hazret-i Muhammed’in biliminin vârisi! Sana selâm olsun ey inanç erlerinin önderi, kurtuluş yolunu gösteren insan!

Merhaba ey kıymet ve ululuk tahtını süsleyip, rûhânî ordunun bulunduğu ülkenin kutsal şahı olan kişi! Merhaba ey inanç alanında hükümleri geçerli olup, İslâm yurdunu ikbâli ile koruyan, kollayan insan! Dünyadaki bütün insanların kıblesi, Ka’be’dir; fakat, Ka’be nin kıblesi de, senin şerefli yüzündür.

İlkbahar bulutunun, lütuf damlalarıyla, ayrılığın kurak geçen yılının bostanını sulamasının zamanı geldi; bütün âlemi aydınlatan güneş ışınlarının, dostların yollarda kalan gözlerine ışık vermesinin vaktidir şimdi.

Ey onu görenler! Gelişimden umudu kesmeyin; çünkü o, yeni açan gülümün, dünyaya sevinç verip âlemi süsleyen baharıdır. Onu gören kişi, benim için umutlansın ne olur! Zira o sâdık insan, cihânı aydınlatan güneşimin sabahıdır.

Fitne tûfânı koptu; boğulmadan gelin gidelim buradan; bir kıyıya çekilelim de, belâdan kurtulalım. Aklın yardımıyla önlem alma ihtimâli bulunduğu sürece, gönül şişesini sert taşa vurup kırmayalım.

Güzel yüzü, ikbâl güneşimin doğduğu yer olan en üstün kişi! İstikbalim, senin kutlu yüzüne bağlıdır. Sana kavuşmak, seninle birlikte olmak, benim için en büyük mutluluktur; senden ayrı düşsem, halim ne olur bilmiyorum.

Ey gönül! İnle, yakın dur; zira şimdi yakınma zamanıdır. Ey gözüm! Kan ağla, çünkü kan ağlanacak günlerdir. Gözümün ışığı, yüreğimin sevinci, ruhuma huzur veren kişi, bugün benden ayrılıyor.

Felek, dünyada bir fitne ortaya çıkarmak istediği zaman, o fitneni meydana gelebilmesi için gerekli olan sebebleri de kolayca yaratır; ilk önce, fitne binasının temellerini atar, daha sonra o yapıya son biçimini verir

MUSLİM-İ AKÎL’İN ŞEHÎD OLUŞUNU BİLDİRİR

Peygamberlik alanının şahı, vefa göklerinin dolunayı; şefkat ve lütuf madeni, bağlılık ve arılık kaynağı; din sırlarını bilen, şeriat hazinesinin koruyucusu; nebîlik bahçesinin servi ağacı, seçkinlik kutusunun incisi.

Ey ârif! Bir dilekte bulunacağın zaman, belâ iste; zira her belânın içinde senin için bin lütuf vardır. Sıkıntı çekmeden, amacına ulaşmanın bir anlamı olmaz; belâya uğrarsan, kolayca muradına erebilirsin.

Âşık, cefa kılıcından tiksinmeyen, bütün uzuvlarını paramparça etseler bile inlemeyen, kan içen, sabredip katlanan, sevgilisine duyduğu aşkın sıkıntısını yabancılara bildirmeyen kişidir.

Âşık, belânın verdiği tadı bilen, aşk derdiyle mutlu olan kişidir.

Sevgi davasında bulunmak kolay değildir; gönül perişan olmadığı sürece, birleşme de olmaz. Âşık, tasa ateşinde mum gibi yanmazsa, sevgilisinin kavuşma harimine kabul edilemez.

Bu çocuk Hızır mı, İlyas mı, yoksa âb-ı hayat mıdır? O, yalnız yürür; onu gören kişi, tasadan kurtulur.

Biz, sonsuzluk yurdunun bağımsız sultanıyız; görünüşte geçici isek de, mânevî bakımdan kalıcıyız.

Belânın feyzini elde eden kişi, Tanrı katına ulaşır; hiç kuşku yok ki, felâket, gönül erlerinin, Tanrı yolunda olan insanların başına gelir.

Şimşeği andıran inişiyle ateş yağdıran bir bulut gibiydi; geçtiği yol döktüğü kanlı gözyaşlarının etkisiyle tamamen bir gül bahçesine dönüşmüştü. Kılavuzu gözyaşı, göç davulu ise çığlıktı. Azığı gam, yol arkadaşı yaralı yüreğiydi. Gözü kanlı yaşlarla

doluydu; gönlü yaslı, beli büküktü. Tasadan ötürü her gün perişan, her gece hastaydı

Bahçelerin duvarlarına dikeni, ülkenin ve milletin korunması için, kan dökücü bir hakimin keskin kılıcının ucu oluverir. Hakim buyruk verdiği gibi iyi bir yönetici de olmalı; yoksa, her işde aşırıya kaçar da zulmederse, bunun sonucunda tepki olarak karışıklık baş gösterir.

Tanrı ya şükür ki, dilek gerçekleşti; sevgili, vuslat ile âşıklarını mutlu etti. Ayrılık gecesi, kavuşma gününe dönüştü de, güneş doğup her yeri aydınlattı.

Akıllı kişi, davranışlarının sonunun nereye varacağını daha işin başında düşünür. Düşünmeyip günlerini gaflet içinde geçiren insan, akıllı değil.

Kerem et de, beni sıkıntıdan kurtar; iltifat et, beni amacıma ulaştır!

Sadakatin fazlası, zarar verir; doğru insana sıkıntı, belâ getirir.

Felek celladı, kan dökücülüğünün temelini attı; acımasız devrân, bilinen geleneği uyguladı. Dünya bahçevanı, kanlı ciğer pınarını açtı da, adaletsizliğin gül bahçesini kanla suladı.

Gökyüzü, sanki sancağının tacı oldu, ney sesleri, göklerin en yüksek katına ulaştı. Davul gümbürtüsü cihanı kapladı da, nefîr sesi ölüm muştusunu verdi. At nalları, yerde gömülü bir nesne bırakmadı; yeryüzü mahşere dönüştü. Acımasız felek, toprağa insanların ab-ı hayatı olan kanını döktü; toprağın her bir zerresi de o ab-ı hayatı içerek dirilip kımıldanmaya başladı; yeryüzünden kopup, Sühâ yıldızı gibi gökyüzüne yöneldi. Savaş alanından yükselen tozlar, her yeri karanlığa boğdu;

gündüz, birdenbire karanlık geceye dönüştü. O karanlık gecede, âlemi yakan mızrağın ucu, toplantıyı aydınlatan mum oldu.

Bazen sağa, bazen da sola dönerek, şaşkın düşmanın yüreğine korku salıyordu. Her zaman savaşı kızıştırıp kılıç çalıyor, kan döküyordu. Haydar-ı Kerâr’ı andırıyor, Zâl gibi, Rustem gibi savaşıyordu.

Bir kara bulut, şimşeği ve yıldırımıyla ölüm yağmurunu yağdırmak üzere bu çöle yönelmiş; ey tasalı insanlar! Huzur dolu evleriniz hava kabarcıkları gibi suyun üstünde yütüp gitmeden, selin geçeceği yoldan kaçıp kurtulun!

Sabah yeli, evlerinin perdesini kaldırdı; fitneyi uyandırdı da, adaletsizliğin temelini attı.

Ne mutlu o insana ki, canını vermekten kaçınmadı da, kendini alçaltmadı! Hiçbir zaman Tanrı yolundan ayrılmadı; mülkü kendisine ayak bağı edip, mal için tasalanmadı.

Ne yazık ki, devrân, yeni yetişen fidanı kuruttu! Felek, o hazineyi toprağın altında sakladı. Işık veren yüzü, cihanı aydınlatan bir güneş gibiyken, ne yazık ki, umutsuzluk tozlarının bulutu, o güneşi gizledi.

Fitne denizi yine dalgalandı, çoşmaya başladı; tufan koptu da, güven yurdunu sel aldı. Fitnenin ilkbaharında âfet gülleri açıldı; kan seli, servi ağaçlarını bayrak gibi dalgalandırarak yürüttü. Ecel ressamı, resim sayfasına çizdiği cansız insan resimleriyle her yanı süsledi. Cenk meydanında bir savaşçı ölüp yere düşünce, atların nalları, bir mezar açarak, onu gömüp gizledi. Öyle bir savaş oldu ki, acımasız ok ve kılıçların açtığı yaradan ötürü birçok kişi, bu savaşa girdiği için pişman oldu. Ey felek, bir gün bile dilediğim gibi hareket etmedin; bana çok dert verdin, ama bir derdime dahi derman vermedin; senin yüzünden dostlarım bir yerde toplanamadı, zira sevdiğim insanlar nerede bir araya geldilerse, onları perişan ettin.

Devlet göklerinin güneşi tutuldu; dünya tamamen kararmasın mı din bahçesinin servi ağacı, yere yıkıldı, onun için göz ağlamasın mı?

Ey sabâ! Lutfedip Mekke toprağına bir uğra da, perişan halimi Hüseyin’e bildir. Bak bana, içimde binlerce sıkıntı başımda dert var; nasıl gördünse, beni öyle anlat ey sabâ!… Uğraş, çaba göster de, Hazret-i Hüseyin’in Kûfe’ye gelmesini engelle; ayağını öp başına koy, yalvar da, onu bu yoldan alıkoy! Ey sabâ! Ben, din düşmanlarının ettiği eziyetle karşılaştım; o da benim gibi sıkıntılarla karşılaşmasın…

Ne yazık ki, İslamın sancağı yere düştü! Gün battı da, dostlar karanlıkta kaldı. Şehidlik feyzinin değerli taşı, kolayca ele geçmez; onu elde etmek isteyen kişi, canını verdi

Bütün topraklara mazlumların kanı döküldüğü ân, sevinçten Şam bahçelerinde güller açıldı. Şam kapılarına kanlı baslar asıldı da, kentin yakası la’l düğmeyle bezendi.

Belâ seli, karar ve dayanma temelini yıktı. Zulüm şimşeği, sevgi erlerinin bağrını yaktı. Kazâ, bu ülkeye mücevherle dolu bir kutu bırakmıştı; fakat felek, o kutuyu kırıp, o güzel inciyi almak istedi.

Henüz ömrün başlangıcı, sevinç mevsimi iken, acımasız felek, yüreğimize korku saldı. Durumumuz ne olacak, ne yapalım, nereye gidelim? Hem çocuk, hem kimsesiz, hem âvâre, hem de yetimiz.

Ne yazık ki, yokluk yeli, velîliğin eğlence yerinde, ortada bir sebep yokken, ışık veren iki mumu söndürdü! Cefa eli, suçsuz yere, mutluluk bağının iki hurma ağacını kırdı.

Din hazinesinin o iki incisi, yakîn ırmağının o iki servi ağacı, cennete doğru gitti de, sonsuzluk evrenine yerleşti. İnsanların gözünden yitip, hûrilerin küpelerine inci oldular. Ey ulu Tanrım! Onlar için bir damla gözyaşı dökerek yürekten ağlayıp inleyenleri ödüllendir

HAZRET-İ İMAM HÜSEYİN’İN MEKKE’DEN KERBELÂ’YA GİTTİĞİNİ BİLDİRİR

Ey akıl erleri! Kerbelâ savaşının basit olduğunu sanmayın; Kerbelâ, adaletsizlik alanı, belâ meydanıdır. “Musibetlerin toplandığı yer neresidir?” diye sorsalar, feleğin köşkünden, “Kerbelâ’dır, Kerbelâ!” sesi gelir.

Kerbelâ musibeti, Hazret-i Hüseyin’in değerini daha da artırdı; onu diğer insanlardan ayırdı, o Şah’a yüksek bir makam kazandırdı. Kerbelâ da, o suçsuz Şah’la birlikte yüceldi, halk katında saygı görmeye başladı.

Allah’ın yarattığı güzelliklere, temiz huylu insanlara zaman zaman bakın da, üzücü Kerbelâ olayından sözedilince, gözlerinin nasıl yaşardığını görün. Kerbelâ toprağı dert erlerini ağlatırsa, bundan ne çıkar? Sürmenin de her zaman göz yaşarttığı bilinmektedir.

Ey vefânın gerektirdiği davranışlardan sözedip duran kişi! Gel de gözyaşlarını göster. Soyut sözü bırak, isbat eti bir belirti göster! Lâle goncası ile kanla dolu yanık yüreğini, melâmet hançeriyle parçala, içindeki gizli yarışı göster!…

Nurlu yüreği, dünyayı gösteren ayna; güneş gibi yüzü, doğruluk yolu ışıklarının kandili olan ey mübârek kişi! Azminden ve güzel düşüncelerinden dolayı ulu Rabb’in yardımı da, bilgelik de seninle beraberdir. Felek, senin emrinde; kazâ senin byruğuna tâbidir.

Nereyi yurt edinsem, sonun fitne sırdaş, belâ ardaş olur bana, Ka’be nin haremini de belâya salmaya ne gerek var.

Ağla ey döz, zira hasta ten, candan ayrılıyor! Ruhumla bedenim ona yoldaş olmuştu da, ondan kopuyor. Yan ey yürek! Çünkü tûtî, kamışlıktan çıkıyor da, inleyen çileli bülbül, bostandan ayrılıyor.

Ululuk ve görkem kâfilesi, şehîdlik şerefine erişebilmek için, yabancı bir ülkeye doğru hareket etti. Ehl-i Beyt’in önde gelenleri, yolculuk etmeye karar verdi dei dîn dünyasının bütün yıldızları gezmeye başladı.

Ka’be binası, göğsüne taş vurdu; Zemzem kuyusu, gözlerinden yaş akıttı. Bathâ kentinin temiz toprağı, zerre zerre, sabâ yeline benzeyen kula at gibi uçup o şehinşaha yoldaş oldu. Askerlerin ayaklarının altından çıkan tozlar, gökyüzünün en yüksek katına ulaştı.

Ben, batıp yok olmak üzere, belâ denizine girdim; canını seven kişi, girdaba benzeyen çevremde dolaşmasın. Sonsuzluk âlemini yurt edinmeye karar verdim; mülkünü, köşkünü, ayvanını seven, yanımda durmasın.

Sana selam olsun ey bineğinin nalı’ndaki süs, dinin mihrâbı; yürek atının terkesinin kayışı, İslâmın sağlam ipi; kutlu ordusunun süzeni, mülk beşiğinin süsü; çadırının içinde kurulan davanın nakşı, yeryüzünün zineti olan kişi!…  

Canımı cânâna feda etmemin, sevgimi belirtmemin, vefâmı açığa vurmanın zamanı geldi. 

Ey dostlar! Zilletle yaşayarak bu hayatın tadı olmaz; can verip, dünyada kâm almak gerek. Acz içinde düşmandan kaçmak, oldukça kolaydır. Çaba gösterip ya şehîd olmak, ya da öc almak gerek.

Öyle cahil bir insan ki, inanç yurdunun şahı, ona şehîdlik şerefine erişmeyi önerir de, belâ kılıcından korkup, bu mutluluğa kavuşmayı reddeder.

Biz, belâdan inincilip adaletsizlikten korkmayız. Cânânın uğrunda canımızı veren âşıklarız. Adaletsizlik ve belâyla karşılaştığımız zaman, aşk alanından dönmeyiz. Doğru yolun yolcularıyız; kararlı, sâdık kişileriz.

Sabah olunca, hikmet hazinesinin görevlisi, saklı sırrı açığa vurdu; zâlim yaradılışlı, acımasız ve kâfir felek ise, puthanesini, ateşe tapanların ibadet ettikleri yere dönüştürdü.

Felek celledı, kum tanelerinden yapılan eğe ile, hava kılıcını iyice bileyip keskinleştirdi de, çölde serap gösterip susuzların susuzluk ateşini büyük ölçüde çoğalttı.             

Ey üstün kişi! Senn kapında secde etmek, dünyanın da, dinin de sermayesidir. Oturduğun değerli yerin süsü, gökyüzünün en yüksek katının zinetidir. Evinde sana hizmet edenin dilinden, “Bu Adn cennetleridir; sonsuza dek kalmak üzere buraya girin!” ayetleri eksik olmaz. Ey insanların önderi! İslâm seninle daha çok mükemelliğe ulaştı. Ey şeriâtin emiri! Bilim erlerinin kılavuzu sensin. Sana kötülük etmek isteyen, dileğine ermesin; sana kin bağlayan, rahat yüzü görmesin!   

Sana uymak istiyorum; dünyadaki dileğim sadece budur. Seni önder olarak bilmezsem, ulu Tanrı, ibadetimi kabul etmez.

İşler ile ilgili mektubun, gâfili, günahtan haberdar ettiği o anâ ne mutlu! Denektaşıyla sınanır da, saf, katışıksız olmayanın hilesi ortaya çıkar.

Toprağına kanımızın kaynadığı, çabucak sevip ısındığımız yer, budur; zira şaşkınca dolaşıp duran bedenimizin kalacağı mekân, burasıdır.

Arşa benzeyen otağ, dünyaya gölgesini saldı da, o otağın değerinden dolayı, yeryüzü yüceldi, şeref kazandı. Kerbelâ, dünya idi; Kerbelâ Şehîdi’nin çadırı ise, güneşti; o çadırın ipleri de, altın gibi güneş ışınlarıydı.

Saçların dağıtıp, kötü yüreklileri mutlu etme; türküler söyleyip ağıt yakarak, gönül derdini bozgunculara bildirme; güneş gibi güzel yüzünü açıp, iyi görmeyeceklerin gözüne ışık verme de üstünü başını yırtıp kâfirlere cennet kapısını açma!

Neslelerin niteliğinin şeklini çizen ressam, sanat atelyesinde, tedbîri elden bırakmaz. Âlem, tedbîr vadisinde şaşkınca dolaşıp durur; fakat, önlem alınıp hileye başvurulurak ilahî takdîrin hükmü değiştirilemez.

İlahî yardım kılıcıyla, dünya ile olan her türlü ilişkimi kestim; tahta, taca ilgi duyup da, kimseye boyun eğip yalvarmam. Dileğim manevî âlemî fethetmektir; yeryüzünü ele geçirirken, gün, orduya ihtiyaç duyar mı?!…

Hüseyin b. Ali’nin Kerbelâ’ya geldiğini öğrenen Ubeyd-Allâh-ı Ziyâd, Hazret-i İmam’a şu mektubu gönderdi.

Bak da, düşmanın ne kadar câhil olduğunu gör; İslâm davasına kalkışıp, dünya zenginliği ve mutluluğu için, peygamber’in evlâdını yok etmeye yönelir. O düşmana bağlı olup da onun gibi davranan behbaht ise, ne şaşkındır; halkı memnun edip Tanrı’ya öfkelendirir.

At ölür, giyecek yırtılır; Rey yurdu da başkalarına kalır. Fakat, Hazret-i Muhammed soyundan olanların kanı dökülürse, bu günâhın etkisi, mahşere kadar sürer.

Onun, ortalığı karıştırmak üzere, kötü amaçlı gelişi, rahmet erlerinden huzuru alıp götürdü; çadırlarının direkleri, çölün göğsünde yara açtı.

Biz, belâ alanına canımızı adadık; ister sen gel bu meydana, ister başkası gelsin… Dünyada bunca zâlim kişi varken. Allah’ın Elçisi’nin çocuklarının kâtili olmaya lâyık değilsin sen.

Zalim, hiçbir zaman dileğine kavuşamaz; zulmün tememli sağlam olmaz. Ulu tanrı, kötü yürekli kişileri muradına erdirmez; hile ile yapılan işe önem verilmez.

Hainlik ve bozukluğu alışkanlık edinen akılsız kişiye, akıl erlerinin sözü işlemez. Zühal gezegeni gibi uğursuz olan şakîlere, müşteri gibi bin gezegenin vereceği mutluluk etki etmez.

Kerbelâ çölünde karga, velîlik yuvasının doğasını yok etmeye yönelmiş, Gazânın av-yerinden aslan, saldırıya geçince, Fırat ırmağının bal gibi tatlı suyunu köpekler tutmuş.

Bayrak direğinin tepesindeki alem, gökyüzünü yaladı. Ney’in iniltili sesi, arşa yükseldi. Dine karşı olan askerler, savaş düzenine girdi de, yeryüzü, üzüntü verici sözlerin yazıldığı bir sayfa gibi oldu. Gün sona ermek üzereyken, Şam ordusunun çıkardığı toz, gökyüzünü karanlığa boğdu.

Günah erlerinin yüreklerini arındırmak için, gönül erleri, kerâmet gösterir; fakat, gösterilen kerametin, zâlimlere bir yaraı olmaz. Yed-i Beyzâ, Firavun’un yüreğini aydınlatmaz.

Yaradılışın gerçekleştirildiği yerde, yol yordam öğreten ulu Rabb’in lütuf balı, mihnetle, belâ ile doludur; ihsan bağından geçen ırmak, keskin kılıç; yakınlığın gül bahçesinde biten yeşillik ise, kan dökücü hançerdir.

Hiçbir nesneye ihtiyacı olmayan yüce Rabb’in iltifat kadehinden, teslim ve tevekkül erlerinin nesibi, öldürücü ağudur; üstün iltifâtı, sonsuz kahrında gizlidir. Ulu Tanrı’nın verdiği cefâdan tiksinmeyen kişi, O’nun lütfuna erişmeyi hak eder.

Bela yurdunun o üstün Şah’ı, hayatı boyunca, dert ülkesinin bayındır olması için çalışmış. Dünya virânesine güven gölgesini salmamış; bu cihanla ilgili bir nesneye başını çevirip de bakmamış.

Yokluk perdesinin yırtmamın, birlik meclisinde kalıcılığın tadını almamın zamanı geldi.

Seçme özgürlüğünü henüz yitirmeden, düşünüp de, sıkıntıdan kurtulmanın yollarını aramalı. Dünyadaki olaylardan, insanın haberi olmalı. Ortaya çıkan durumla ilgilenmek gerekir.

Yaradılışın başlangıcından, ömrümüzün ilk ânından bu yana, canımızı sana adamışız. Varlık sayfasında bir belirtimiz olduğu sürece, yaşadığımız müddetçe, sana hizmet etmekten ayrılmamız, seninle birlikte olmaktan vazgeçmemiz mümkün değil!

Mademki vefa erleri topluluğu, kalıcılık yurdu olan cennete gidiyor, o halde, o yüce amaca ulaşmak gerek. Perişan ve şaşkınca dolaşıp durarak ne yapabiliriz? Bu dünyadan öbür dünyaya yönelmek gerek.

HAZRET-İ İMAM HÜSEYİN’İN YEZÎD’İN ORDUSU İLE SAVAŞMALARINI BİLDİRİR

HURR’ÜN VE BAZI KİMSELERİN ŞEHÎD OLUŞU

İşlerin dengeli, düzgün bir biçimde yürütülebilmesi için, işin yürütüldüğü yerde yeterli düzeyde adaletin bulunması gerekir. Adaletten ayrılan doğru yoldan sapan kişi, ifrât ve tefrîte kaçar. Bunun sebebi, ise, adaletin cevre yenilmesidir. Bu basit dünya, hiçbir zaman fitneden arınmaz.

Tabiat, zevk ve eğlence ister; akıl yolunda ise, edeb kuralları geçerlidir. Tabiat, bu dünyada mevki ve üstünlük sağlar; aklın amacı ise, Allah’tan başka her şeyden vazgeçmektir.

Denizler yazı mürekkebi olsa, Kerbelâ çölünün savaş alanında ortaya çıkan belâyı ve adaletsizliği yazmaya yetmez. Yeryüzünde bulunan bütün mihnet, Kerbelâ’da toplanmış. Kerbelâ Şahı Hazret-i Hüseyin, (sıkıntıya katlanmanın verdiği manevî güçle yücelip) sabır yolunu buyruğu altına almıştır.

Gökyüzü sıkıntı kapılarını açmıştı. Günah ikbâl yıldızına kadar ulaşmıştı. Yapılacak bir şey, alınacak bir önlem kalmamıştı. Zaman, ıztırab içindeydi. Devran devrin muhalefetinden ötürü utanmış; âlem, şaşırtıcı tavırdan dolayı usanmıştı.

Elvedâ ey dostlar! Yolculuk zamanı geldi. Can kuşum, arş’a doğru uçmak için kanatlarını açtı. Mısır’ı yurt edinen Yûsuf gibiyim; artık ten hapishanesinde kalamam. Dar dünya zindanıyla ilişkimi kestim. Sonsuzluk mülküne gitmeyi neden geciktireyim? Ömrümün akşamı, seher belirtileri göstermeye başladı. Veliler Şahı Hazret-i Ali, benden uzak kaldığı için üzülüyor. İnsanların en hayırlısı Hazret-i Muhammed, beni görmek istiyor.

Ne yazık ki, aydınlık, güzel yüzünüz, olaylar yolunda adaletsizlik kasırgasıyla karşı karşıya geldi. Ey arılık ve ismet madeninin cevherleri! Bu aşağılık toprakta haliniz ne olacak?

Ey ulu Rabbim! Hiç kimse benim gibi mahzun olmasın; olayların etkisiyle güç durumda kalmasın! Bir yanda gurbet tasası, bir yanda dosttan ayrı olmanın tasası var; göz nasıl kanlı yaşla dolmasın da, gönül sıkıntı içinde kıvranmasın?

Ancak ölürsem bu musibetten kurtulabilirim. Durmadan dönüp duran felek de, ruhumu bedenimden ayırmaya yöneldi. Düşünürsen, beni senden, seni de benden ayırmak isteyen bu belâ, ölümden daha beterdir.

Zâlim felek, âkibet yurdunu harab eder de, ne yazık ki, iyi bir iş yapmaz, doğru düşünmez; âlemleri ayrılığın karanlığına boğar, adaletsizlik bulutuyla güneşin ışık vermesini önler.

Öyle bedbaht bir insan ki, şakîliği seçti de, dünyanın geçici istekleri için adını kötüye çıkardı. Öyle talihsiz bir kişi ki, âlemde şeytana yenildi; fesâd çıkarma konusunda ise, insanı melekten utandırdı.

Güneş doğdu da, Peygamberin en hayırlısı Hazret-i Muhammed’in çocuklarının yüreğinden çıkan belâ şimşeği, feleğin göğsünde yeni bir yara açtı. Sabah, ışığını salınca, mazlûmların durumunu gören yeryüzü, tasadan sarardı soldu.

Ben, arı bir soydan gelen kişilerin oğluyum; Hâşim’in soyundanım. Övünmek gerekirse, bu övünç bana yeter.

Tanrı’ya şükür ki, irfan sahibi oldum da, sağlam inançlı kişilerin düzeyine ulaştım! Hazret-i Muhammed’in soyundan olanlara karşı düşmanlık etmek, kötü bir işmiş; suçumu itiraf ettim, pişman oldum.

Ey güneş gibi güzel yüzü, sevinç hareminin mumu olan kişi! Senin geçtiğin yoldan yükselen tozu, hurîler, gözlerine sürme olarak kullanırlar. Ey inananların önderi! Gurur erlerinin, bu kadar çok taşkınlık edeceğini düşünmedim de, isyana kalkıştım. Ey günahların bağışlanması için aracılık eden kişi! Özrümü kabul et de, umut yapısına yoksunluktan zarar gelmesine izin verme.

Adım Hurr b. Yezîd-i Riyâhı Âl-i Abâ’yı ezelden beri severim. Tanrı’ya şükür, sadakat ve arılıkla, Allah’ın bir velîsine hizmet ediyorum. Yiğitlik zamanında, keskin kılıcımla, aşağılık düşmanın başına belâyım.

Herkes, hikmet belirtilerinin feyzini anlayamaz. Davranışıyla sözü birbirini tutmayan kişi, yerilir ayıplanır. Bu karanlık hayat bağı, bir şüphe perdesi gibidir; perde kaldırılınca, herkesin durumu ortaya çıkar.

Canını verde dileğine kavuş. Ey gönül! Mutluluk, aşk pazarında mücevherini satışa çıkarmış; canını vermeyen kişi, onu satın alamaz.

Hurr’e, Hurr b. Riyâhî’ye âferin! Kendisine atılan kargılara sabırla karşı koyuyor.

Bilgisiz, cahil, zevk ve eğlence düşkünü olmayan o temiz çocuğa ne mutlu! “Çocuk, babası gibidir” sözünün anşlamını bilerek, hünerini gösterir.

Ne mutlu onlara ki şehidlik feyzini elde ettiler de, ulu Tanrı’nın yardımıyla diğer insanlardan daha üstün bir dereceye yükseldiler! Âhireti bu dünyaya yeğ tuttular; feyz kazandılar, yüceldiler, iyi bir yer edindiler.

Benim kılıcım, gürzüm ve kemendim var. Bil ki, Zuheyr b. Hassân, şerefli bir insandır. Ben, Peygamber hanedanının kulu, Betûl’ün gözünün nuru Hüseyin’in basit bir kölesiyim. Kaf Dağı ile savaşa tutuşsam, Kaf Dağı benimle savaşmakta çaresiz kalır.

Dünya tahtının padişahına, önderine neden önem verilip saygı gösterirsin? Yıldızın özünde, kayıp gitme, yok olma ihtimâli var. Dünyanın doğu tarafından doğup şeref yıldızı olan peygamberlik hanedanının güneşine ne mutlu!

Lütuf bahçesi ile merhamet bağında yaşıyorum; bana, şaşkınlık çölünün dikeninden haber vermeyin. İkbâl kandilim, rahmet ışığıyla aydınlık vermeye başladı; bana, pişmanlık ateşinin dumanından söz etmeyin.

Yiğitlik geleneğinde yalnızca kan dökmek olduğunu sanmayın; savaşlar arasında, kurnazlığa başvurmak da, başka türlü yiğitliktir.

Dünyada, sonsuza dek süren devlet yoktur; ancak Peygamber soyunun devleti sonsuza dek durur.

Bir mektup olan düşman kılıcında ecelden söz edilir. Bu mektup aralıksız gelir de, ayrılığı getirir. Belâ okunun ucu, beden köşkünde pencereler açtı; cananın yüzüne bakmak üzere, can, o köşkten çıkıp uzaklaştı.

Tanrı’ya şükür, aşkının yolunda canımı verdim. Kapının toprağında canımı verdim de, şeref kazandım, yüceldim.

“Düşman kılıcından şehide feyz erişmez” demeyin; düşman kılıcının suyu, cennet bahçesinin pınarıdır. “Kötü yürekli kişinin hançerinin suyu basittir” diye düşünmeyin; o su, dostların içindeki harareti giderir.

Cânânın yolunda canını veren o mutluluk erlerine âferin! Geçici dünyaya karşı istek duymadılar; sonsuzluk devletini seçtiler.

Dünyayı terk eden kişide ölüm düşüncesi, ölüm korkusu bulunmaz. Yardımcıların çok olmasını isteyen kimse, sonunda, bu isteğinden ötürü güç duruma düşer. Sonsuzluk yurdunu görebilen âriflere, bu sıkıcı dünya zindan olur da, cihan dar gelir.

Bu belâ alanında ben, öyle bir piyadeyim ki, kararlı oluşumdan, karşımda düşman fili bile şaşırıp kalır, çaresizlik içinde kıvranır. Yüzümü din şahının üzengisine sürmüş piyadeyim; oyunumla hilekâr hasmımı mat etsem, bunda şaşılacak bir durum yok.

Canımı Kerbelâ’ya adadım; belâdan dönmem. Teslîm erlerindenim, Kerbelâ belâsından dönmem. Aşk alanında başını vermek iddiasındayım; başım gitse de, bu iddiamdan vazgeçmem.

Her ne kadar zulmün kılıcı görünüşte keskinse de, doğruluk kılıcı, hem dışta, hem içde kan-dökücü olur.

Herkesin, dileğine kavuşmasının, amacına ulaşmasının vakti geldi.

Emîr Hüseyin ne iyi, ne güzel bir önderdir! Işık veren bir kandil gibi çevreyi aydınlatıyor.

Aşağılık dünya her ân açılan bir gülü perişan eder de, çaresiz bülbül özlem duyup, inler durur.

Can’ın, kendini cânânın yoluna fedâ ettiği; âşıkın ise, ma’şûkuna vefalı davranıp kurban olduğu o vakte ne mutlu!

Ne mutlu o ârife ki, dünya yurdunun sonunu anladı da, hayatından bir yarar görmeyip ecel şarabını içti!

O gül yüzlü, eline yayını aldığı zaman, oklarının düşmanlarda açtığı yaralara, yeryüzü lâle bahçesine dönüşür. Göğüsler parçalansa da, önemi yok; zira, o sırada lâlelerin açma vaktidir. Ebem Kuşağı, bahar mevsiminin belirtisidir.

Felek, her zaman belâ yeli estirir de, her ân fidanı yere devirri, kurutur

Devrân, ortaya öyle bir savaş çıkardı ki, yeryüzünde böyle bir savaş görülmemiştir.

Hiç gecikmeksizin, bir bahane ileri sürmeyi düşünmeden sevgi yolunda canını veren; düşmanın zorbalığından korkmayıp, dostunu mutlu etmeye çalışan o kişiyi Allah rahmet etsin.

Gün ilerleyip de, güneş semânın doruğuna tırmanınca, savaş kızıştı; Kerbelâ çölünden göklere doğru kan yükseldi.

Tanrı katına yakınlaşan, ulu Rabb’in mahremi olan kişi, şüphe yok ki, cennet bahçesinin eğlence sarayında dolaşır. İsyancılar sultanına uyan kişi ise, kuşkusuz cehennemin sıkıntı evinin zindanında yaşar.

Her davranışın sonunda elde edilen yararın belli olduğu, irfân erlerince bilinmektedir. “Hâmân haşmetle, Hârûn ise yoksulluk içinde göçüp gitti” deme, ikisinden şimdi kimin övündüğüne, kimin yerildiğine bak.

Askerlerin çıkardığı toz, bir kara buluta dönüştü de, şimşek ve yağmur, bu bulutun oku ile kılıcı oldu. Savaş borusu, dünyayı sağır etti. Dökülen kan, gökyüzündeki Ay’ı ıslattı. Ten köşkü, aldığı yaralardan gedikler buldu da, canlar bedene veda etti.

Savaş alanında, kavga kızıştığı zaman, ona gayb’den fethin yakın olduğu muştusu verilen; ilâhî feyze kavuşmayı hak edip lütuf sofrasında hem gâzadan, hem de şehidlikten nasibini alan kişiye ne mutlu!

Felek sarrafı, şehîdlik feyzinin ipliğine, her ân iri ve iyi tür inciler dizer; sonra, o incileri, acımasız zamana takar da, onun güzelliğini artırır.

Ölenler anıldığında, övülüp ruhları şad edildiği zaman, ben de, o beğenilen ölüler arasında olmak istiyorum; işte bu amaçla canımı veriyorum.

Ben Peygamber soyundan olanları seven Habîb b. Muzâhir’im; Hazret-i Fâtıma’nın eşi Ali’nin çocuklarına bağlı basit bir insanım. Hüseyin için canımı vermek istiyorum; bu hizmetim beğenilirse, mutlu olurum.

Tanrı’ya şükür ki fesleğenim nesrine dönüştü. Amaç gülünü dermeden, bu bostandan çıkmadım. Uzun ömrümden sonra, sonsuzluk yurdunu ele geçirdim de, cânânıma kavuşmadan canımı verip dünyadan ayrılmadım.

Nesrine kanlı gözyaşıyla lâle rengi verip, cennet bahçesinin süsünü, güzelliğini artırdı. Kâfûr renkli sakalının tellerini tek tek la’le dönüştürdü de, kucaklaşma ânında, hûrilerin yanağını süsledi.

Şehîdlerin temiz tenini örtmeye, kan perdesi yeter. Bir şehîd, defnedildiği zaman, kefensiz olsa, önemi yok. Onun başı da, bedeninden ayrı bir halde oradan oraya dolaştırılsa, bir sakıncası yok.

Belâ oklarına kalkan tutmam; canımdan vazgeçtim. Mademki denizin içindeyim, ne diye yağmurdan korkayım

Şerefli kapısının harîminde sabah, akşam hizmetkâr bulunan ey yüce kişi! Akşam Hindli bir câriye, sabah Anadolulu bir köle hizmet eder.

Ben, hançerle vuran Türk, Fâris’im; kılıcımla, Behrâm’a bile yokluğu gösterebilirim. Yücelebilmem için, Peygamber soyundan olandan olanlara hizmet etmem yeter. Mutluluk yoldaşım olmuş da, Ali’nin oğlu Hüseyin’e hizmet etmeyi seçmişim.

Dünyaya gelip de, sonunda gitmeyen var mı? Ömür sarayı, tarafından yıkılmayan kimse var mı?

Yeryüzü, bir ateş küresi gibiydi. Gökyüzündeki yıldızlar ise, bir mangal ateşini andırıyordu. Serap denizi, zaman zaman dalgalanıyordu da, susuz kişinin suya olan özlemini artırıyordu. Savaş alanı, fitne ateşinin yakıldığı yer oldu; bu ateşin alevi kılıç, kıvılcımlarıda oktu. Güneş, cihanı ateşe vermişti de, cihan, gölgeden umudunu yitirmişti

Ey felek! Kötüleri değerli kılıp, şerefli kişileri aşağılamak; muhalefet edenleri yüceltip, sadakat erlerini süründürmek, ne iştir? Yalancının sabahının, doğruluktan yana olan kimsenin sabahından önce olmasını sağlamak; yıldızlardan uğursuz olanını, uğurlu olanından üstün kılmak; sabahın safa dolu tahtını ateşe verip, akşamın sıkıntılı sarayını süslemek; kötülüğün ortaya çıktığı yeri, gökyüzüne dek yüceltip de, velilik hanedanını zulüm eliyle perişan etmek; Yezîd’i, mutlu bir durumda dost denizine daldırıp Hüseyin’i ise kurumuş dudaklarıyla, vefâsızların zulmüyle inletmek ne biçim iştir, ey felek?!…  

Ey Haşimoğulları bahçesinin nazla yetiştirilen fidanı! Belâ ile karşılaştıkça, üzülme. Ulu Tanrı’ya yaklaşma olgunluğunun feyzi, bu belâda saklıdır. Bu belâya sövüp de, o değeri yerme.

Arkadaşlar, ulu Tanrı’ya yakınlık yurduna doğru yola çıktılar; hiç gecikmeden, o vefâ erlerine ulaşmak gerek. Dostların önde giden kıskançlık kılıcına karşı sabretmek olmaz; düşman kılıcının yardımıyla kıskançlık kılıcını ortadan kaldırmak gerek…

Olgunluk göklerinin güneşine, şeref doruğunda acımasız felek, ne yazık ki, sıkıntı çektirdi. Onun güzel bakışlarıyla cihan sevinmişken, ecel şerbetini yudumladı dai dünyayı yasa boğdu

Ben, Akîl’in oğluyum; Hüseyin’in basit bir kölesiyim. Ey kötü niyetli muhalif! Beni küçük görme! Bu geçici dünyanın isteklerine bağlanmak istemiyorum. İnsanların ve cinlerin efendisi Hazret-i Muhammed’in çocuklarına he zaman sevgiyle bağlayım

Felek, açıkça zulmetti. Devrân, muhalif oldu. Gene felek, cefa erlerini sevindirdi, mutlu etti de, vefâ erlerini perişan etti, inletti durdu.

Tanrı’ya şükür, tasa, sıkıntı zamanı gitti de, şehitlik şerbetini içme sırası bana geldi. Dileğim din yolunda şehid olmaktı; zaman bana acıdı da isteğime kavuşturdu.

Vefâ göklerinin yıldızları, ne yazık ki birer birer patladılar, kayıp gittiler. İkbâl günlerinin yetiştiği bahçe, yok oldu da, orada cefâ dikenleri bitmeye başladı

Ne yazık ki devrân, dilek köşkünü yıkıntıya çevirdi; umut erlerini, yoksunluk tuzağının tutsağı etti. Güz mevsiminin acımasız yeli, gül bahçesini mahvetti de, ismet gülleri, açıldığına pişman oldu. Felek, İslam kitabının şirazesini kopardı; o kitabın yapraklarının, yeryüzünde dağılmasına yol açtı.

Hasan’dan ayrılık derdimin ilacı sensin. Gitmene gönlüm razı olmaz. Bu savaş alanına giren kişi, düşmanından zulüm görür. Senin zulme uğraman ise, benim insanlığımla, mertliğimle bağdaşmaz

Ey temiz soylu çocuğum! Sana, canını verip mutluluk kazanmanı vasiyet ediyorum. Ömrün tadı, seni doğruluktan habersiz kılmasın. Şehîtlik bahtiyarlığına kavuşabilecek yetenekte olduğunu bilmeni istiyorum.

Zamane, bir gülü servi ağacına yaklaştırdı; fakat servi, gül ile yetinmeyince, araya ayrılık ateşini koyup, gülü acıya boğdu. Felek, bir ipe iki Kazâ da, sözde, bu işle görevliydi.

Ben, sadakat yeşilliğinin çiçeği Kâsım b. Hasan’ım. Canımı, Hüseyin’in bastığı toprağa adadım. Vefâ köyünün mûkimi, doğruluk yolunun yolcusuyum. Hasan’ım emrine bağlıyım. Hüseyin’in rızasını arıyorum

Bu yiğit Haydar-ı Kerrâr’ın oğludur. Kılıcını çekip savaşmaya gidince, kıskançlık hançerini taşa çalar da, güneşin, şimşeği andıran ışığı gibi bir parıltı ortaya çıkar. Hızla uçan bir kartala benzeyen oku, kanatlarını açıp avlanmak isteyince, muhalifin can kuşu, kavuşma arzusuyla, onu karşılamaya çıkar.

Ey üstün kişi! Senin güzel yürek atının üzengisi, din göklerinin hilâli; bineğinin nal’ının süsü ise, bilgi erlerinin mihrabıdır. Buyruğuna uymak, şerîate bağlı olmak demektir. Seni inananların önderi, Hazret-i Muhammed’in halifesi bilmek, inancın temelidir

Ey aşağılık felek! Zevk ve eğlence sembolü olan yüzünü, neden hiç durmaksızın yokluk örtüsüyle gizliyorsun? Bir içim su verip de yatıştırmadan, niçin susuz ciğerlere adaletsizlik hançeri ile sıkıntı kılıcı çekiyorsun?

Ey zalim felek! Sevgiliyi sevgilisinden ayırıp, dilek erlerini belâ adaletsizliği tuzağının tutsağı etmek, nasıl bir iştir? Mademki her yâri, yârinden ay

Tanrı, o gönül erlerine rahmet etsin; çünkü onlar, bu geçici dünyaya isteyerek yüz çevirdiler. Sevgi yolunda yiğitçe yürüdüler de, hangi davaya kalkıştılarsa, o davayı iyi bir biçimde sonuca ulaştırdılar ırman gerekiyor, o halde, ne diye sıkıntıya katlanıp da onların tanışmasını sağlıyorsun

HAZRET-İ İMAM HÜSEYİN VE EHL-İ BEYT’İN ŞEHÎD OLUŞUNU BİLDİRİR

Yaradılış, rahatı ister; ibadet ise, büsbütün sıkıntı vericidir. Rahata düşkün olmayıp da, mihnete ilgi gösteren kişi, yücelir, seçkin bir konuma erişir. İşte, bu sebepten ötürü; küfür kolay, Müslümanlık ise, oldukça çetindir. Yeryüzünde mülhid çoktur da, ulu Tanrı’nın birliğine inanan azdır.

Yeryüzünde inanç erlerinin, inançsız insanlara yenilmesi mümkün değil. İnanç eri; öldürse de, akıl; zaferin ona âit olduğunu bildiri. Şehîdliği istemeyen kişi, öldürmekten tiksinir.

Canını, cananın yoluna feda eden üstün kişi, aşk alanından âşıklar topluluğunun başkanı olur. Amaca ulaşmak için, geçici isteklere giden yol, kapanır. Geçici isteklerden vazgeçme düzeyi, en iyi ahlâktır.

Geçici isteklerin tuzağına düşen kişi, cennet bahçelerinde gezinmeye fırsat bulamaz. Dünyada zevk ve eğlenceyle vaktini boşa geçiren insan, manevî mutluluk rütbesinin şerefine kavuşamaz.

Kerbelâ olayı ile vefâ erleri yüksek bir makam elde ederek yücelmişler de, zulüm erleri alçalmışlar. Düşünürsen, kutsal Kerbelâ çölünün kum

Bütün insanlar, her yıl bir araya gelerek Kerbelâ’da meydana gelen olayları açıklar. Ne tükenmez hikâyedir ki, hiçbir zaman sona ermedi; anlatması, insanların en seçkinlerini bile çaresiz bıraktı. undan meydana gelen dalgaların, yücelik çatısının merdiveni olduğunu görürsün.

Cân rahmet bahçelerinde dolaşmak istiyor. Gönül, cennetin eğlence yerinde olmayı diliyor. Şimşeği andıran sıcaklığın çokluğundan kebap olan bağrım, cennetteki selsebîl’den bir şerbet içmek istiyor.

Ben, düldül’ün binicisi, Kanber’in efendisi, Zûl’fükâr’ın sahibi olan Hazret-i Ali’nin oğluyum. Şeref göklerinin yıldızı, ünlü Haydar’ın oğlu Ebû Bekr’im. Betûl’ün gözünün nuru olan Hüseyin’in kölesiyim. Tanrı’ya şükür ki, önderim, mutluluğa ermiş, üstün insan Hüseyin b. Ali’dir. Kendi isteğimle ona boyun eğmeyi seçtim. Hüseyin’i memnun edip, onun için canımı vermek istiyorum.

Esenlik yurdunda, cennette yaşamayı seçip, zamanla olan bağını kesti. Kalıcılık mülkünün geniş bahçesine yöneldi de, can doğan’ı bu dar yuvadan uçtu.

Ben, vefâ madeninin cevheri Osmân b. Murtazâ’yım. Âlemin başının tacıyım; fakat Kerbelâ Şahı Hüseyin’in yolunda toprak gibiyim. Fenâ makamını bıraktım da, kalıcılık devletinin isteklisiyim.

Devrân, her şehîde cennette yerini gösterdi de, şehîdler, öyle bir yere gitme özlemiyle yanıp durdu. Cennetin geniş bahçesine dikmek için, zaman ismet ağaçlarını dünyadan birer söküp götürdü.

Yakınlık bahçesinin genişliği, sonsuz cennet gibi olan ey üstün kişi! Sen, dinin ve devletin padişahı, insanlarla cinlerin önderisin. Sana hizmet etmeyi seçmek, kurtuluş kapılarının kandili; buyruğunda olmak, cennet kapılarının anahtarıdır.

Ferhâd’ın kazması, Bîsütûn dağını delmek ister; fakat kazmayla Bîsütûn Dağı’nın tükenmesine imkân yok. Varsayalım ejderha kuyruk salladı da, Sîmurg kanat açtı; karıncalar ile sineklerden oluşan ordunun yok olması mümkün değil.

Bir yolunu bulup da Kerbelâ alanına giren kişi, dünyanın tasasını, ahretin sevinciyle değiştirdi. Şehidlik şerbetini yudumlayan insan, gözden yitip gitti de, devrân, şehîdlik dünyasını gayb âlemine dönüştürdü.

Ulu Tanrı’ya yakınlık katında eğlence düzenlendi de, bilge kişiler, sırayla şenlik kadehini içti. Devrânın pençesi şehidlik ipliğini aydınlattı da, inici taneleri, birer birer o ipliğe dizildi.

Ben, muhalifleri yakıp yıkan, düşmanı yok eden askerlerinin komutanı Abbâs’ım. Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya bağlıyım da, inananların önderi Hazreti Ali’nin oğluyum. Ateş yağdıran kılıcımın parıltısı denize ulaşsa, ışınlarının etkisiyle, denizdeki her damla su, bir kor halini alır. Düşman bayrağını devirmeyi amaçlayan kılıcımın yalımı, toprağa düşse, ışığından, toprağın her zerresi bir yıldıza dönüşür.

Elimin, kolumun koparılmasına katlanırım; bu durum, beni amacıma ulaşmaktan alı koymaz. Dal ve yapraklarının azlığı, hurma ağacı için bir eksiklik olmadığı gibi, o ağacın, dosdoğru gitmesine, yükselmesine engel değildir. Belâ alanının yiğidiyim, uzuvlarımın kopmasından korkum yok; zira bir kuşun, iktidar doruklarında uçabilmesi, ancak kanadının en uzun tüyü ile mümkündür.

Ateşten gömleği andıran ayrılığı, yalnızca kavuşma mumu aydınlatır. Susuzluk ateşi ise pınara karşı isteği artırır.

Gönlüme huzur veren, yasemen gibi ak göğüslü o servi gitti. O, içimin rahatı, dileğine kavuşmamış yüreğimin sevinciydi.

Ey felek! Saldırılarının son derece çoğaldı, yaptığın adeletsizlik haddi aştı; insaf et! Kötü olanları yüceltip de, şerefli insanlara karşı ettiğin saygısızlık son bulsun.

Ne yazık ki, o gül-yüzlü, savaşmaya gitti; kenti de, çölü de bagönlüm gibi dar etti.

Sancağında bulunan kartal resmi, sabâ yelinde etkilendi de, şimşek ileri atıldı; gökyüzü, onun hızlı gidişine hayran oldu. Güzel yürük atının nalı yerde iz bıraktı da, gezegenler, şaşkınlıktan birer sabit yıldız gibi gökyüzünde çakılıp kaldı. Davranışlarının inceliğini beğenen gökyüzü, tabak tabak inciye benzeyen yıldız saçarak onu ödüllendirdi.

Ben, iki cihanın şehzadesiyim; akıl, özelliklerimi bildiremez de, şaşırır kalır. Değerimin ve üstün niteliklerimin tam anlamıyla anlatılmasına imkân ve ihtimâl yoktur. Yaradılış kandilimin ışığı, iki ünyanın ayı ve yiğitler şahı Hazret-i Murtâza’dır. Arı soylu dedem Peygamber Muhammed; özümün temeli, mutluluk kaynağı olan Ali’dir.

Zırhın ağırlığından incinen güzel vücut, savaş alanında demirden yükü nasıl kaldırsın? İyilik, şefat, naz ve türlü nimetlerle yetiştirilen insan, zulüm ve kin erlerinin adaletsizliğine nasıl katlansın.

Ey sabâ! Ayrılık girdabına battım, bana acı! Halimi sevgilime anlat da, Allah aşkına, onu bana getir. Ecel celladı, beni yok etmeye yöneldi; Tanrı için perişan durumumu yârime bildir. Henüz vücudumda can varken, sevgilimin kandil gibi ışık veren güzel yüzüyle kanlı yaşlar döken gözlerimi aydınlatmak istiyorum.

Peygamberlik bağının ay gibi güzel gülünün yüzünü ölüm bulutu örttü de, o gül, gözden yitti. Ne yazık ki, devrân, ikbâl bahçesinin gül dalını, sonbahar yeliyle çiğnedi

Belâ meclisinde yokluk şarabını içen o genç, ne yazık ki, canından da, dünyasından da bir tad almadı. Ömrünün gül bahçesi, baharı görmeden güzü gördü. Aya benzeyen güzel yüzü, daha dolunay olmadan battı.

Belâya katlanmayıp da sızlanan kişi, bağışa, lutfa lâyık değil, Kâfirlerin uğradığı musibetler bilinmektedir; bu bakımdan rahmet vesilesi, belâ değil sabırdır.

Feryad ve inleyişin çokluğu, aşırı üzüntünün belirtisidir. Gözden akan sel gibi yaşlar, yüreğin ne ölçüde incindiğini gösterir. Ehl-i Beyt’in yasına oranla başkalarının yası önemsiz kalır; çünkü herkesin tuttuğu yas, ölen yakınının niteliğine bağlıdır.

Ne yazık ki, dünyada bir yar kalmadı. Dert ortalığı, vefalı bir dost kalmadı. Vefâ erleri, belâ tuzağından kurtuldular da, benden başka perişan olup inleyen kalmadı.

Arılık ırmağı, bir bağdan bir başka bağa doğru aktı da, ışık, bir kandilden diğer kandile geçti.

Babam da, annem de insanların en seçkini, üstünüdür; ben de, o üstün kişilerin oğluyum. Annem Fâtımatu’z-Zehrâ, babam ise Peygamber’in vârisi, insanlarla cinlerin imamıdır. Babam güneş, annem ise aydır; ben yıldızım da güneşle ayın ortasındayım. Yeryüzünde hiç kimsenin benim gibi dedesi ve babası yok; ben, iki bayrağın oğluyum. Altın içinde bir altın, gümüş içinde bir gümüş gibiyim.

Ben o kişiyim ki, arı soyu dedem, Peygamberlerin kandili, hikmet doruklarının güneşi, seçkinlik bağının servi ağacıdır. İnciyi andıran vücudumun madeni Ali, vefâ erlerinin şahı, erenler topluluğunun ışık kaynağıdır. Ben, o kimseyim ki, yarıdılışımdaki ışığın kandili Fatıma, şeref mabedinin cevheri, utanma hareminin mumudur. Ben, adalet bahçesi ile ismet bağının fidanıyım. Ey fesad erleri! Banan çektirdiğiniz bunca sıkıntının ne anlamı var? Zulüm taşı attınız da, belgelerimi birer birer dağıttınız. Beni gurbette yalnız, kolsuz kanatsız bıraktınız. Şimdi, beni öldürmek isteğiyle taşkınlık ediyorsunuz; hayatımı sona erdirmek, hangi mezhebe uyar?! 

Öyle çeliği taşa vurunca, açıkça ateş çıkar. Kılıcı düşmanın bağrından oluk gibi kan akıtıyordu. Düşman kanından her yanda seller gidiyordu; sel suyunun üstünde insan başından kabarcıklar oluşuyordu. Kılıcının içinde yokluk tufanının dalgaları gizliydi de, mızrağının gölgesinde azabın açıklaması saklıydır. Güzel yürük atı, göz ışığı kadar hızlı hareket ediyordu; süratle koşmasında, rüyalar âlemi sultanının gidişi görülüyordu. Yürek atı, yel gibi uçan bir dağı; kılıcı, şimşeği andırıyordu. Atına dünya feda olsun da, kılıcına güneş kurban olsun!

Gel dostum, sana vedâ ediyorum. Ağlıyorum; gözlerimden kanlı yaşlar dökülüyor da, ayrılık belâsının tohumlarını ekiyor. Güç durumda değilim, çünkü, ulu Tanrı’ya yakınlık katını kazandım; dünya sıkıntılarından yakamı kurtarıyorum. Sanin için ağlıyorum, zira, bir yandan düşmanın edeceği zulüm, vereceği sıkıntıyla karşılayacak, öbür yandan benim ayrılığımın acısını duyacaksın.

Belâya katlanalım, sıkıntıya şükredelim; zira bu tutum, istek erlerine, kavuşma yolunu açar. Bütün insanların, belâya saygı göstermesi gerekir. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine hizmet edenler, ulu Tanrı’ya yakınlaştı.

İsmet evinin duvarı, Cebrâîl’in kanadı gibidir; o evde yaşayanlara şeyranın kötülüğünden bir bela erişemez. Ehl-i Beyt’in yakınlık haremi, Nûh’un gemisine benzer; o geminin içinde olan kişi, tûfândan korkar mı hiç?

Tasalı yüreğimi sevindirmemin, can kuşunu ten tuzağından kurtarmamın zamanı geldi. Bu mihnet evini yıkıp da, kutsallık yurdunda eğlence yapısını bayındır kılmanın vakti geldi. Durumumu Tanrı katına bildirip, yaşlı gözlerim ve derli gönlümle adalet istememin zamanı geldi.

Ecel sabahı, hayat mumuna sıkıntı verdi. Yokluk seli, varlık yurdunu değiştirdi sonbahar yeli, ömrün gül bahçesini olumsuz yönde etkiledi. Zamanın eli, umut ışığını yaktı.

Peygamber çocuklarının kanını dökmek kolay değil; o bakımdan, bu kan, her kana benzemez

Bu dünya, bir dükkân gibidir; o dükkânda çalışanlar, çalıştıkları oranda ücret alırlar; kazanç ise, çabaya, ustalığa bağlıdır. Dünya, ekilecek bir tarlaya benzer; ekim işi, iyilik erleri için iyi, kötülük erleri için kötü olur.

Ey yel gibi uçan güzel kula at! Tanrı aşkına söyle, o yiğit binici nerede? O üstün komutandan nasıl ayrı kalabildin? Sana emanet ettiğimiz o değerli inceyi ne yaptın da, nerede bıraktın? Beklemekten bitip yok olduk, niye gelmiyor?! Ey sevgili at! Onun ayağını öpmek mutluluğundan yoksun kaldın? Gözünden pınar gibi sürekli yaş akmadığı için çok katı yüreklisin. Onun elini öpmek bahtiyar

Ulu Tanrım! Cihanın ortaya koyduğu bu fitne, zamanın gösterdiği bu zulüm nedir? Ey ulu Rabbim! Kazâ, bu işten rahatsız olmaz mı? Felek, yaptığından dolayı utanmazmı? Dünyanın sıkıntı verici gül bahçesinin havası ile suyu. Hüseyin’e yaramadı; bu yüzden, su, rahat yüzü görmesinde, sonsuza dek yere batsın; hava, huzur bulmasın. Dinin sultanı, mutluluğa kavuşan şah Hüseyin b. Alî, yeryüzünün hiçbir toprağınad rahat etmedi; bu bakımdan, yokluk diyarından yok edici bir yel essin de, yeryüzünün varlık aynasını toz içinde bıraksın. Ey gönül! Bu dünyadaki egemenliğe güvenilmez. Ey göz! Zamanın görkemine önem verilmez. Zaman, güzel huylu olsaydı da, sözünde dursaydı, Peygamber soyundan gelenlere vefâlı davranırdı. Devrân, vefâlı olsaydı, başkalarına değil de, Hazret-i Muhammed çocuklarına hizmet etmeyi severdi. Kılıç ile ok, düşmanın isteğine uyup da, şehîdler şahı Hüseyin’in uzuvlarını yaraladığından bu yana, ağız, üzüntüsünü belirtmek için, hızla uçan okunu hazırlamış; dil, özlemini bildirmek için keskin kılıcını çekmiş. Ey ulu Rabbim! Kılıç, kın hapishanesinden çıkmasın da, ok, perişan olsun. ışığından mahrum kaldın ey at! Toprağa düşüp perişan oldunsa, bunun ne önemi var?… 

EHL-İ BEYT KADINLARININ KERBELÂ’DAN ŞAM’A GİDİŞİNİ BİLDİRİR

Yeryüzünde Kerbelâ toprağı olmasaydı, belâ gökten indiği zaman, konacak yer bulamazdı. Dünyada, Kerbelâ gibi, toprağının çoğu belâdan oluşmuş bir başka kutsal yer yoktur.

Ey gönül bu muharrem ayıdır; bağır çağır, inle dur. Yas tut; başına toprak dök; yakanı, bağrını yırt. Muharrem ayında yemeyi, içmeyi bir yana bırak da, mazlûmların başına gelenleri hatırlayıp, hiç durmadan ağla. İnleyişin alev yağdıran şimşeğiyle dünyayı ateşe ver, onun yapısını yık da, felek, muhalefet ettiğine pişman olsun.

Çocuklar, mal, mülk hepsi değerlidir. Herkes için ruh huzuru önemlidir; fakat, can önce gelir. Candan ayrılma sıkıntısının, musibetlerin en büyüğü olduğu bilinmektedir; bu bakımdan, rütbelerin en şereflisi, şehidlik rütbesidir.

Adaletsizliğin kılıcıyla şehid edilen kişi, kıyamet günü ulu Tanrı’nın lütfuna erişip de, doğruluk yolunda can vermenin karşılığında mutluluğa kavuşunca, dünyaya

geri dönerek yeniden şehid olmayı ister ve bu durumdan zevk almaktan başka hiçbir özlem duymaz.

Kerbelâ olayından ötürü tutulan yasta, gözü nemli olmayan şaşkının, ömür fidanı da meyveli olmaz. Bu musibetten dolayı, çok yaş akıtmayan bir göze, görüş erleri tarafından değer verilmez.

Ulu Rabb’in yücelik katının mahremi olanlardan keramet belirse, bunda şaşılacak bir durum yok. Tanrı’ya yakınlık katına erişenlerden, mucizeler ve keramet uzak olmaz.

Peygamberlik hareminin kadınları, hiç kuşku yok ki, ulu Tanrı’nın lütfuyla sağlam bir kale gibi korunmuştur. Onların iffetine zarar gelmesine ihtimâl yoktur; zira, o hanımlar, Peygamber’in saygı gösterilen yakınlık harîminde saklanmıştır

Ey haşimioğullarının kadınları! Ey arı özlü, inananların önderi Muhammed Mustafâ’nın kızları! Cin topluluğunun hanımları, beni mutlu ediyor

Hazret-i Peygamber, eliyle Hazret-i Hüseyin’in alnını silince, gökyüzünde şimşek çaktı. Hüseyin’in annesiyle babası, Kureyş’in en seçkin kişileri; dedesi, dedelerin en iyisidir.

Bakış okunun hedefi, gözbebeği olduğundan, başlar, altını andıran kabaklar dizildi. Ulu Tanrı katından, devrâna, “Bunları alçaltma, yücelt!” diye buyruk geldi.

Ey Kûfeliler! Her zaman aldatmayı alışkanlık edinmişsiniz. Ey Şamlılar! Hileyi adet haline getirmişsiniz de, Hazret-i Peygamber’in çocuklarını öldürmek için çaba harcıyorsunuz, sonra da yas tutup, ona saygı göstermiyorsunuz

Ehl-i Beyt kanını dökmenin kolay olduğunu sanma! Bu işi yapmaktan sakın, zira, o kanın her damlası, sana bir okun ucu gibi zarar verir.

Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib, şeriât yapısını sağlamlaştırıp, doğruluk dinini yücelten kişidir. Dedesi, Mekkeli ulu Peygamber; babası ise, üstün, olgun insan Ali’dir.

Sen, tasasızlık tahtında mal, mülkle gururlanıp duruyorsun; bu yüzden, mihnet ateşinin nasıl yakıcı olduğunu bilemezsin. Yeryüzünde, dert erlerinin halinden ancak dert erleri anlar. Ey kaygusuz! Senin bir kaygun yok; bu bakımdan hoş görülebilirsin.

Doğruluk erlerini ölümle korkutan kişi, hayatta olmanın o erlere sıkıntı verdiğini bilmez. Ey şaşkın! Dünya, bir mihneti bir tasa yurdudur. Kurtuluş muştusu, ölüm vaktinde saklıdır

Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın soyundan olanların kerameti gizli değil. Kıskançlık erleri bunu görmezse, ne önemi var; Peygamber çocuklarının mucizesi, Yahûdileri bile etkiler, onları etkilemez

Ey zâlim! öyle bir kişiyi öldürdün ki, onun kanının bir damlası taşa aksa, yakuta dönüşürde sonsuza dek canlılığını korur. Sen taştan daha katı yüreklisin; zira o kan, taşı etkiler de, yüreğinizi etkilemez.

Şaşkın düşman sanır ki, Hazret-i Muhammed Mustafa çocuklarının kanı, kendi ikbal bağı için, güzel bir ilkyaz’ın gül-yaprağı gibidir. Korkmaz, çekinmez. O kanın, her damlasının âlemi yakın bir şemşek olduğunu bilmez.

Güzelliğinden Şîrîn’in yüzüne sanki bir ışık yayıldı da, gönül, Ferhât gibi, onun yüzünü görünce sevindi. La’l’e her zaman renk; lâleye tazelik, canlılık, ay’a ışık veren kaynak, âlemi aydınlatan güneştir.

Taşkınlık erlerinden olan bir Yahûdî’nin, din erleri arasına katılması, mutluluk belirtisi; inanç erlerinden iken, dinden ayrılan bir kişinin bu davranışı ise, bedbahtlığının bir delilidir.

Her davranışının bir karşılığı vardır. İyilik yapmaya eğilimi olan insana ne mutlu! Nitekim gül, dikenden daha iyidir. Gül yetiştiren kişi, diken eken kimseye yeğ tutulur

Ben, Hazret-i Muhammed Mustafa’nın ruhu; Ali Murtaza’nın canıyım. Mazlûm, kimsesiz, perişan ve şaşkınım da, öldürülmüşüm; Kerbelâ şehidiyim

Kötülükten arınmış, o tertemiz padişahı öldürürdüm; atımın üzengilerine kadar altın ve gümüşle doldur da, beni ödüllendir. Öyle bir kişiyi öldürdüm ki, annesiyle babası insanların en iyisi; soy bakımından bütün âlemin en ulu’su, en şereflisiydi

Ey İslâm mutluluğuna kavuşmayı dileyen topluluk! Peygamber’in çocuklarını öldürmek doğru mudur? Kötülük edip de Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya düşman olan o mel’unun mahşer günü vay haline!

Utan ey felek! Bu yaptığın nedir? Hazret-i Muhammed hanedanına adaletsizce davrandın; Mustafâ Ehl-i Beyt’ine binlerce zulmü uygun gördün de, zâlim Yezîd’i mutlu ettin. Bu ne boş fikir, ne anlamsız düşüncedir ki; binlerce Ka’be yıkıp, bir puthaneyi bayındır kıldın. Ey acımasız Yezîd! Herkes, ardında bir ad bırakmış; sen de yaptığın zulümle dünyada bir ad bıraktın.

Ey ceza gününden kesinlikle korkusu olmayan kişi! Hiç durmadan kötülükler yapıyorsun. Kıyamette, Hazret-i Muhammed muhalefet edeceği zaman, hiç kuşku yok ki, halinin ne olacağını sen de biliyorsun.

Sana sesleniyorum dedeciğim, ey en hayırlı Peygamber! Sevgili torunun Hüseyin öldürüldü de, soy’un yitip gitti.

Hükümdarların egemenliği kalıcı değil. Bu saltanat, başkalarına geçer. Kesinlike değişmeyecek olan buyruk; şerîat buyruğudur. Hazret-i Muhammed soyunun egemenlik bağı, asla kopmaz; çünkü, kavuşma kemendini âhiretin boynuna salmıştır.

Ey kötü düşünceli, yüzsüz, edebe aykırı davranan hatîb! Temiz olmayan eteğinle minberi kirlettin. Zulüm erlerini dövdün de, ulu Tanrı’yı öfkelendirdin. Hazret-i Muhammed’in soyundan olanlara sövüp, Peygamber’i yerdin. Bu geçici dünyanın nimetine önem vermenin kolay olduğunu biliyorsun; eu zâlim! Sana ne oldu, niçin mahşeri düşünmüyorsun?

Sıraladığı cümleler, yüreklere atılan kemendi andırıyordu da, sözlerinin oluşturduğu alan, akıllar için bir av-yeri gibiydi. Güzel konuşmasında, Kur’an

hikmetinin sırları bulunuyordu; söylediği sözlerde, Peygamber şerîatinin belirtileri yer alıyordu

Ey alçaklar! Hazret-i Muhammed’in çocuklarını öldürüp, vefâ erlerini zulüm ve belâ tuzağına düşürmek; adalet bağının gül goncalarını üzerek, cefâ kılıcıyla birer birer başlarını bedenlerinden ayırmak kolay değil.

Ey felek! Peygamber çocuklarının tasasını artırıyorsun da, Ehl-i Beyt’in yasını hiç durmadan yeniliyorsun. Ne yazık ki, adaletsizlik balyozuyla her ân bir taşını kırarak, şerîatin yapısını yıkıntıya çevirdin.

Yakınım olan erkekler öldü; ölüm bütün ulularımı yok etti. Geleneklerimden uzaklaştımda, şaşırdım kaldım.

Ne yazık ki, felek vefâ erlerine sıkıntı çektirdi de, yüreği yaralı olanları her zaman perişan etti; bunca suçsuz insanı ağlatıp inletti; ağlayanlara, güç durumda kalanlara hiç acımadı.

Tanrı’ya şükür, dergâha kabul edildim de, maddî ve manevî dostluğun ne olduğunu öğrendim. Sonunda amacıma ulaşırsam, bunun şaşılacak yanı yok. Mucize ve keramet erklerine yoldaş oldum.

Ey yenik düşen askerler! Komutanınıza ne oldu? Sultanınıza ne yaptınız? Tanrı aşkına söyleyin, önderiniz nerede? İnciye benzeyen gözyaşlarınız nasıl la’l rengine dönüşmüş de, gülü andıran güzel yüzünüz neden yasemen gibi olmuş? Dert ortağınız olup sizinle dostluk eden, herkese âdilce davranan o padişaha ne yaptınız?

Ey Allah’ın Elçisi! Belâ çölünün yolcularıyız; ağlayıp inleyerek, yüreğimiz yaralı, yaslı bir durumda sana geldik. Gezinti yerimizin mumunu yokluk yeli söndürdü de, ateşten inşeyiş cehennemi, bize yoldaş oldu. Huzurumuzu sel götürdü, yurdumuz yıkıldı. Perişan olduk, büyük sıkıntı çektik.

Hazret-i Muhammed’in mazlum çocuklarına kötülük edip onları yok eden düşmanlar, rahat bulmasın; Allah, o zâlimlerin yüzünü güldürmesin.

Ehl-i Beyt’i övüp, onlar için ağıt yakmak, erdemlerin en iyisi, en mükemmelidir. Kim bu konuda bir beyt söylerse, Ehl-i Beyt’ten sayılır.

Cehenneme gönderilecek olan her insanın karşılaşacağı azab, işlediği şuçla orantılıdır. Ulu Tanrı, Kerbelâ Şehîdi Hüseyin’i, bütün insanlardan daha üstün kılmış; o bakımdan, Kerbelâ Şehîdi’ni öldürenin vay haline!

Âdem’in Havvâ’dan ayrılması, fakat bütün yakınlarıyla çocuklarından uzak kalmaması, kolayca katlanılabilir bir sıkıntıydı. Nûh’un gemisi de denizde gitti; ama, kan deryasında yüzüp yokluk girdabına düşmedi. İbrâhîm’in Nemrûd tarafından ateşe atılması, büyük bir musibet değildi; çünkü İbrahim, yakınlarından ayrı olmanın yakıcı şimşeğiyle karşılaşmadı. Musa Peygamber de Firavun’un zulmüne uğradı; ama, inançlı görünen bir kâfir, ona düşmanlık etmedi. Kuşku yok ki, düşünülüp incelenirse, peygamberlerin hepsinin karşılaştığı bütün belâlar, Kerbelâ çölü mazlûmu Hazret-i Hüseyin’in, zulüm erlerinden görüp de katlandığı musibet kadar olamaz.

Allah’ın gazabı ile kahrı, zulmün bulunduğu yerde belirir de, kahr ve gazab yıldırımı zulüm erlerini yakar.

Ey câhillik edip de Hüseyin’i öldürenler! Size müjde, azaba uğrayacaksınız! 

Muharrem ayı geldi de, güneş battıktan sonra, hilâl görünüp yas tuttu; boynunu bükerek kanlı gözyaşı döktü. Fırat ırmağı, Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın çocuklarına yardımcı olmadı; bu kızgınlık, bu öfke, onu yere göçürmesin mi? Sıkıntı verici hikayeler, elbette çoktur; bu bakımdan Kerbelâ Şâhı Hüseyin’in hikayesi de uzundur. Şehîdlerin halini anlatmak istersen, Kerbelâ’daki her yeşillik parçası dile gelir de, yardımcı olur. Zaman şehidler için yas töreninin yenilenmesini sağladı; sen de elden geldiğince, ağla ey gönül! Yeryüzünü, inleyiş dumanının tüttüğü yere dönüştür de, bu aşağılık dünyaya siyah renkli yas elbisesi giydir. Muharrem ayı geldi, sevinç haramdır; bugün yas tutmak, şeraite saygının bir belirtisidir. Şehidler için yas töreninin yenilenmesi, yarardan uzak değil; dünyanın şaşkınlık evinde yaşayan insanlar için bir uyarıdır. Kerbelâ savaşı haberinin kolay olduğunu sanma! Bu haber, âlemde vefâ olmadığının sağlam kanıtıdır. Hazret-i Muhammed, soyunu anarak dökülen her damla gözyaşı, yücelik makamına âit gökyüzünün bir gezegeni gibidir. Ehl-i Beyt için inleyerek verilen her soluk, esenlik yurdu olancennet kapısının anahtarlarıdır. Kerbelâ olayından ötürü sevilen gönül, sevinç yüzü görmesin de; bu gerçeği bir ân bile unutup, sıkıntıyı bir yana bırakan yürek, mutluluğu tamdasın! Ey felek! Âl-i Abâ’yı öldürmeye yönelip, yanlış bir düşüncenin ardından gittin, hata ettin. Ey felek! Olaylar bulutunun şimşeğinden oluşturduğun kılıçları çektin de, birer birer şehidlere vurdun; saygı göstermen gereken ismet haremini muhaliflere çiğnetip, onları başsız, ayaksız bıraktın; Kerbelâ çölünün susuzlarını, kum ve belâ seliyle perişan ettin. Ey felek! Şeriatin değerini azaltacağını düşünmedin; Mustafa’nın çocuklarına acı çektirdin de, yüreği kanayanlara, gurbette şaşkınca dolaşanlara acımadın. Kerbelâ Şahı Hüseyin, Kerbelâ’ya ayak basınca, zulüm oklarına hedef oldu; düşman kendi okuna başka

hedef görmedi de, ona sıkıntı çektirdi. Kerbelâ Şâhı Hüseyin, düşman karşısında, dostlarıyla yakınlarından oluşan askerlerini savaş düzenine sokunca, inleyişi kendisine sancak yapmıştı da, yanık yüreklerden duman tüten görüş erlerine, haremini koruma görevi vermişti. Kerbelâ Şahı Hüseyin, yaşadığı sürece bir an olsun rahat yüzü görmedi; her zaman tasayla arkadaş oldu. Ey Kerbelâ Şahı! Neden bunca keder, sürekli dert, hiç bitmeyen elem seni buldu?! Ey Kerbelâ elemini çoğaltıp, belâlara çatan Hüseyin! Üzüntü, parçalanan bağrını yaktı. Ey Âl-i Abâ bahçesinin lâlesi Hüseyin! Cefâ kılıcı, bedenini dilim dilim etti. Ey eziyet kılıcı yeşilliğinin bostanı Hüseyin! Bu karanlık yeryüzünün tasası vücudunu yaktı. Ey yücelik sarayı meclisinin mumu Hüseyin! Felek sana, kâse kan içirdi. Ey belâ şimşeğinin sıcaklığından ötürü susayan Hüseyin!… Ey Fuzûlî! Âl-i Abâ’nın halini hatırla da, yakın, inle dur! Çünkü, günah harmanı, ancak inleyiş şimşeğiyle tutuşturulup yakılır.

Öyle bir Şehînşah ki, güneş, onun eşiğindeki toprağı öpmekle ululuk kazanmış. Melek yüzlü öyle üstün bir Padişah ki, gökyüzü, onun kapısında hizmet etmek için saygı görüp yücelmiş.

Devlet ve ikbâli gül bahçesi, yücelik göklerinin güneşi, cömertlik madeninin cevheri, Âdemoğullarının özü, halkın ve seçkin kişilerin sığınağı, değerli ve kerîm kişilerin en ulu’su….  

Ey zamanın aşırı mihnetinden usanıp, dünyanın birçok tasası ile karşılaşan Fuzîlî! Bu sıkıntıların dile getirilerek büyüklere duyurulması kolay değil. Gönül erlerinin toplandığı yerde, sözün çekiciliği artar. Yalnızca şaşkın bir insan anlaşılmaz sözler söyler. Ey ilden, sözden anlayan kişi! Acı da, sataşma sakın!

FATİHA SURESİ (VİRANİ YORUMU)

BİSMİLLAHI BİLMEYEN FAKI
FATİHA OKUSA İMAM OLAMAZ
Elham Muhammed Dülillah Ali’dir
İKİSİNİ BİR BİLMEYEN HAKK’I BULAMAZ

Rabbülalemindir HATİCE KİBRİYE
MAKBULE SALAVAT FATIMATÜZ ZEHRA
Errahman BAKİDİR HASAN’I HULKI RIZA
BAHRE GİRMEYENLER DURU BULAMAZ

Rahim İMAM HÜSEYİN’İ BİLMEYEN
İSMİNİ ZİKREDİP ÜSTÜN GÖRMEYEN
İKRAR VERİP İKRARINDA DURMAYAN
NAKŞİ HAYAL GEÇER AMEL BULAMAZ

Maliki yevmiddin ZEYNEL EBA’DIR
MUHAMMED BAKIR HAKK REHNÜMADIR
BUNLARI BİLMEYEN KÖRDÜR,AMADIR
BİN SENE OKUSA İMAM OLAMAZ

İyyake nabüdün CAFER’İ SADIK
BUNLARIN YOLUNA SERİMİZ KODUK
HAKİKAT BAB İLE ÇEŞMİMİZ YUDUK
MÜNKÜR OLAN, KALP AYNASIN SİLEMEZ

HAKK TEALANIN BİZ EDNA KULUYUZ
VE iyyake KAZIM’IN BİZ BENDESİYİZ
Nestain RIZA’NIN YOLUNDA ÖLÜYÜZ
ŞÜKÜR CENAZEMİZ DECCAL GÖREMEZ

İhtinas sıratel müstakim TAKİ’Yİ BİLMEYEN
NAKİ’NİN NUTKUNDAN HABER ALMAYAN
ADAMİ AZAMA SECDE KILMAYAN
NAMAZI FASIKTIR MİHRAP BULAMAZ

Sıratelleziyne ASKERİ’DİR AYAN
ON DÖRT MASUM-U PAK BUNLARDIR BEYAN
En amte aleyhim MEHDİ’DİR TAMAM
MÜNKİR BU HARFLERE SECDE KILAMAZ
FATİHA BUNLARDIR BİLMEYEN NADAN
Gayrıl mağdubiye SECDELER KILAN
HÜNKARI VELİ’DEN GAYRİYE GİDEN
ARASA DERDİNE DERMAN BULAMAZ

VELEDDALLİN ERKANINDAN OLDUDUR
YETİŞ CARIMIZA YA HAZRETİ PİR
BİZ MUHAMMED ÜMMETİYİZ ÇOK ŞÜKÜR
VERANİ GAYRİDEN DERMAN BULAMAZ

GECE GÜNDÜZ HATA ETMEKTİR İŞİMİZ

Gece gündüz hata etmektir işimiz, 
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.
Muhammed Ali’ye bağlıdır başımız,
Tövbe günahlarımıza estağfurullah. 

Hasan Hüseyin sır içinde sır ise, 
İmam Zeynel nur içinde nur ise, 
Özümüzde kibir benlik var ise, 
Tövbe günahlarımıza estağfurullah. 

Muhammed Bakır’ın izinden çıkma, 
Yükün Cafer’den tut gayriye bakma, 
Hatıra değip gönüller yıkma, 
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.  

Benim sevdiceğim Musa-i Kâzım, 
İmam Rıza’ya bağlıdır özüm, 
Eksiklik noksanlık hep kusur bizim, 
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.  

Muhammed Taki İle varalım şaha, 
Ali Naki emeğimizi vermeye zaya, 
Ettiğimiz kem işlere bed huya, 
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.  

Hasan Askerinin gülleri bite, 
Mehdi gönlümüzün gamını ata, 
Ettiğimiz yalan gova gıybete, 
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.  

Şah Hatayi’m eder Bağdat Basra, 
Kaldık zamaneye böyle asra, 
Yâ Ali Kerem kânisin kalma kusura, 
Tövbe günahlarımıza estağfurullah.

DEYİŞLERİ
1)
Hak seni kullara yardımcı kıldı
Yetiş imdadıma Hızır elâman
Sana çağıranlar muradın aldı
Yetiş imdadıma Hızır elâman

Yolumuz uğradı bir dağ başına
Göz hat çekmez toprağına taşına
Tutulduk Şubat’ın boran kışına
Yetiş imdadıma Hızır elâman

Eser tipi semumi yer-gök iniler
Gözüm görmez kulaklarım çınılar
Dizim tutmaz yarelerim yeniler
Yetiş imdadıma Hızır elâman

Seni bu dünyanın bekçisi derler
Senin nazargâhın yedi kat yerler
Mahrum kalmaz sana çağıran kullar
Yetiş imdadıma Hızır elâman

Yarabbi sana mâlum hâlimiz
Kar kapadı menzilimiz yolumuz
Kurda kuşa nasib etme ölümüz
Yetiş imdadıma Hızır elâman

Yaratanın binbir adı hakkı için
Şah-ı Merdan ondört evlâdı hakkı için
Hüseyin-i Kerbela feryad hakkı için
Yetiş imdadıma Hızır elâman

Gel kerem kıl göster sen bize yolu
Aşalım gidelim şu yüce beli
Ulaştır vatanına FEDAYİ kulu
Yetiş imdadıma Hızır eleman

2)
Yeri göğü her eşyayı aradım
Tamamı noksanı özümde buldum
Her mâdeni miheng ile sınadım
Dür ile mercanı özümde buldum

Yedi iklim çâr köşeyi hep gezdim
Ak’ından okudum karasın yazdım
Allemel-esmâ’nın manasın süzdüm
Tefsir’i Kur’an-ı özümde buldum

Elif-Lâm yüzdört kitap anası
Cihana sığmaz Bismillâh’ın manası
Muhammed Mustafa dinin çırası
Ol Fahr-i Cihanı özümde buldum

Yer-gök, Ay-gün seyyar Adem hattince
Cin Vahşi tayyar Adem hattince
Mağrib-Maşrık tayyar adem hattince
Ceyhunu ummanı özümde buldum

Bu haktan husule gelen nebatat
Fâ’il mef’ul eş-câr her ne var icad
Kul Bende-i azâd cümle mahlukât
Hükmeden sultanı özümde buldum

Tecellâ eyledi Nûr-i Zülcelal
Hub-bu Haydar kalbim eyledi seyyar
Aynel yakiyn zuhur eder her mahal
Taktiri yezdanı özümde buldum

3) 
Gel ey kardeş hacı olmak dilersen
Hakikatte kâbe veçhi Ademdir
Küllü masivayı kalpten silersen
Hakikatte Kâbe veçhi Ademdir

Fesemme veçhullah buyurdu Halik
Bu ayet manasın bilmez halâyık
Bilir bu rümuzu Ehl-i Maşayih
Hakikatte Kâbe veçhi Ademdir

Nedir Beytullahta ihram giyinmek
Eğnindeki esvapların soyunmak
Maksat küllü günahlardan arınmak
Hakikatte Kâbe veçhi Ademdir

Beyti Tavaf edip Zemzemden içmek
Beytül A’lemiynden Sür’atle geçmek
Manayı hattı üstüva ilmini seçmek
Hakikatte Kâbe veçhi Ademdir

Çıkıp Arafata münacaat kılmak
Kurban zecreyleyip Mina’ya gelmek
Şeytanı taşlamak cehaleti yenmek
Hakikatte Kâbe veçhi Ademdir

Fakihler mescidde Namaz kıldırır
Cemaati sırf kendüne uydurur
Ahirinde halka yüzün döndürür
Hakikatte Kâbe veçhi Ademdir

Ey FEDAYİ sen bir mürşid bulursun
Kâbe’nin sırrını anlar bilirsin
Meramın ol ise Hacı olursun
Hakikatte Kâbe veçhi Ademdir!

Kufe Halkına Hitaben:

Muharrem’in onbirinci sabahı Ömer bin Sa’d, yakılmış çadırların yanındaki küçük çocuklarla kadınları çıplak develere bindirmelerini emretti. Bu kasavet ve merhametsizliğin göstergesiydi. İbni Sa’d, Ehl-i Beyt dostlarının Kerbela faciasından haberdar olup ayaklanacaklarından korkuyordu. Bundan dolayı şehid edilenlerin ailelerinin bir an evvel Kûfe’ye götürülmesi gerekiyordu.

Muharremin onikinci sabahı, esirler kervanı Kûfe’ye vardı. Şehir halkı normal yaşamlarına devam ediyordu. Halk arasında, çeşitli söylentiler dalga dalga dolaşıyordu. Herkes farklı bir şekilde Kerbela faciasından söz ediyordu. Esirler kervanının acı verici bir biçimde Kûfe’ye gelmesi, halkın durumunun birden değişip perişan olmasına sebep oldu.

Kerbela faciasının; o kötü katliamın gerçekleşmesinden sonra, kervanın gelmesine şahid olan herkes ağlamaya başladı. Çünkü halkın çoğu ya Hz. Hüseyin’e karşı savaşa bizzat katılmış veya fırsat kollayarak susmuş böylece olup bitenlere rıza göstermişlerdi.

Hz. Zeyneb halkın göz yaşlarını görünce çok kızdı ve onlara dönerek şöyle buyurdu:

“Yüce Allah’a hamd-ü sena, Hz. Peygamber ve Ehl-i Beytinin pak ruhlarına olsun! Ey Kûfe halkı! Ey hilekar ve düzenbazlar! Ey Mektup yazarak bizi davet edenler! Siz bizi buraya çağırdınız ve biz gelince hak dininizi ayaklar altına aldınız ve düşmanlarımızla anlaştınız.

Şimdiyse görüyorum ki, bizim başımıza gelenlere ağlıyorsunuz. Halbuki bu büyük musibeti kendi elinizle hazırladınız. Sizin kıssanız iplerini kendi eliyle toparlayıp kazak ören sonra sökerek kendi emeğini heba eden kadının durumuna benziyor.

Sizin aranızda hiç bir şey yalan ve hile değildir (hiçbir kötülüğü kötü görmüyorsunuz). Çünkü bize verdiğiniz ahdinizi bozdunuz. Her zamanki gibi yalan ve hokkabazlıkla başka bir tutum içine girdiniz. Bukalemun gibi renk değiştirdiniz. Bazen hiç olmayan bir şeyi savunuyorsunuz. Bazen satılmış yağcı köleler gibi oluyorsunuz. Kimi zaman da kindar düşman gibi intikam peşine düşüyorsunuz.Siz az yağmurlu siyah bulut, çöplükte biten güzel çiçek gibi görünüyorsunuz. Ancak sizin içiniz boş ve koftur. Siz geleceğiniz için kötü bir zahire (vebal) kazandınız. Biliniz ki, Allah’ın hışmı ve gazabı sizi beklemektedir. Siz bizim kardeşlerimizi ve yardımcılarımızı öldüren cinayetkarlarla işbirliği yaptınız. Şimdiyse utanmadan bizim musibetimize ağlıyorsunuz. Allah’a and olsunki ağlamalısınız kendi halinize. Çünkü sizin, Resulullah’ın hanedanının haysiyet ve hürmetini ayaklar altına almanız hiçbir şeyle telafi edilemez. Siz, size gerçek rehber olan birini öldürdünüz. Allah’ın Resulunun seçtiği evlatlarının kanına elinizi boyadınız. Siz ismet ve taharet evladını takva ve fazilet sahibi kişileri esir ettiniz. Bu kötü amelinizin karşılığında her kesin yanında rezil ve rüsva olacaksınız. Ahirette ise, azab ve kısas sizi beklemektedir. Azabın gecikmesi, sizi yaptıklarınız unutuldu düşüncesine sevk etmesin. Kesinlikle böyle değildir. Zira, kahhar olan Allah her zaman suçlu, ve rüsva insanları takip altında tutmaktadır.”

Hz. Zeyneb’in konuşması Kufe halkını korku ve dehşete düşürdü, Özellikle hutbesinin sonunda şöyle buyurması:

“Ey Kufe halkı erkekleriniz bizi öldürüyor, kadınlarınız da buna ağlıyor. Allah kıyamette aramızda hakem olacaktır.”

Hz. Zeyneb’in bu ölümsüz sözleri, bütün iradesiz ve zillet altında bulunan halkları kınamaktadır. Özellikle zalimlerle işbirliği yapan veya sessiz kalarak zalimin zulmüne yardımcı olan, sonra da ahmakça ağlayan ve sonunda kurtuluş bekliyen toplumları kınamaktadır.

İbn-i Ziyad’ın Karşısında:

İbni Ziyad, Hz. imam Zeynel Abidin ve Zeyneb’in hükümet konağında huzuruna gelmeleri için plan hazırlamıştı. O, hükümet konağında hazırladığı geniş bir toplantıda Peygamber’in Ehl-i Beytini küçük düşürmeyi amaçlamıştı. Bu vesileyle kendisini büyük bir makama ulaştırmayı ve Hz. Zeyneb’in halkı galeyana getiren sözlerinin etkisini azaltıp, yok etmeyi hedeflemişdi. Esirler hükümet konağına getirilmeden önce Ibn-i Ziyad, gösterişli bir elbise giyerek tahtına oturdu. O psikolojik olarak kompleksli bir insandı. Hayatı boyunca, karanlık bir geçmişe sahip idi. Bundan dolayı da Kerbela olayı onun için kazanılmış büyük bir askeri başarı sayılıyordu. İbn-i Ziyad bir kaç tane alçak Kûfeli eşrafla konuşuyordu ki birden esirler konağa girdiler. İbn-i Ziyad büyük bir savaşın fatih komutanı edasıyla, esirleri görünce kahkahayla gülerek şöyle söylendi: .

“Sizler; Yezid’in adil hükümetine karşı ayaklanan güruhun kalıntılarısınız.’’

Esirlerin önünde Hz. Imam Zeynel Abidin ve Zeyneb vardı. Hz. Zeyneb, zalim İbn-i Ziyad’ın durumuna bakınca, onun Ehl-i Beyt’in moralini bozmayı amaçladığını hemen fark etti. İbn i Ziyad Hz. Zeyneb’e dönerek şöyle dedi:

‘‘Allah ‘a şükürler olsun ki, Allah sizi rüsva etti ve yalanınızı ortaya çıkardı.’’

O, bu sözü söylemekle Kerbela kahramanı Zeyneb’i susturacağını düşünmüştü. Bu ani ve saldırgan tutum başkasına yapılmış olsaydı, şüphesiz etkili olurdu ancak Hz. Zeyneb cesaretle şöyle cevap verdi:

“Allah’a şükürler olsun ki Peygamberini göndererek bizi aziz ve değerli kılıp bütün kötülüklerden temizledi. Gerçek şudur ki Allah, alçak ve kötü insanları rüsva eder. Ancak fasık ve kötü amel sahipleri yalan söyler, biz de böyle insanlardan değiliz ve böyle insanlar da bizden değildir.”

Hz. Zeyneb’in bu peşin cevabını duyan İbni Ziyad çok rahatsız olup şöyle dedi:

“Gördün mü Allah kardeşine ne yaptı?’’

Hz. Zeyneb buyurdu:

‘‘Biz, Allah’tan iyilik ve güzellikten başka birşey görmedik. Allah onlara şehadeti takdir etmişti. Onlar da isteyerek alın yazılarına koşarak gittiler. Kıyamet günü Allah onları sizi adaletini icra etmek için aynı yerde toplayacaktır. Kendi yaptığına bak o zaman kıyamet gününde kimin lehine hüküm verileceğini kimin kurtulacağını bileceksin. Ve kurtuluş doğruların olacaktır… Ey Mercane’nin oğlu! Anan yasında ağlasın senin!”

Hz. Zeyneb bu sözleriyle mağrur zalim Ibni Ziyad’ı perişan etti. Bu sözler, aslında bütün zalimleri mahkum ediyordu. Çünkü Allah yolunda şehid olmayı iyilik ve güzellik olarak nitelemişti. Gerçekten de bir insanın, yüce bir dava uğruna şehid olması güzelliğin ve iyiliğin zirvesidir. Ancak Fatıma-yı Zehra’nın kızının konuştuğu zalim idareci gurur ve kibirden vazgeçip hemen pes edecek biri değildi. O delicesine bağırarak şöyle dedi: ‘‘Allah asi Hüseyin’i öldürerek bizim kalbimizi rahatlattı.”

Hz. Zeyneb hemen karşılığını verdi:

‘‘Evet canıma yemin ederim ki, bizim büyüklerimizi öldürdün ailemizi perişan ettin. Dallarımızı kestin, kökümüzü yok etmeyi amaçladın. Eğer bunlarla kalbin rahat olmuşsa çok iyi rahatlık bulmuşsun’’.

İbn-i Ziyad Hz. Zeyneb’in bu sözleri karşısın da derin bir düşünceye daldı ve sonra şöyle dedi:

“Bu kadın babası gibi sözlerini şair gibi kafiye ve uyum içerisinde söylüyor…’’

Esirler Yezid’in Sarayında:

O gün Yezid’in sarayı zahiri bir azamete sahipdi. Etraf, renkli perdelerle süslenmiş, bütün sarayı dolduran baharın kokusu, koltuk üzerinde oturmuş dört yüz Beni Ümeyye büyüklerini sarhoş etmişti.

Emevi büyüklerinden biri diğerinin kulağına eğilerek ‘‘yeni haber var mı’’ diye fısıldadı.

O, nefret verici bir şekilde kahkahayla gülerek şöyle dedi:

“Bana güzel haberler ulaşmıştır. Öyle haberler ki hatta Hz. Halife de ondan habersizdir. “

Ve o sırada saray hizmetçisinin sesi onun sözlerini böldü. Hizmetçi, giriş kapısının perdesini kenara çekerek yüksek sesle şöyle bağırıyordu

“Yaşasın, Müslümanların aziz halifesi! Yaşasın İslam’ın keskin kılıcı! Müşrik ve bozguncuları öldüren halifemiz yaşasın!’’

Bir kaç hizmetçi ve çocuk, kapının ağzında dizilerek Yezid’in girmesi için yol açtılar. Bir kaç saniye sonra Yezid, kucağında Pelid Abukays ismindeki maymunla içeriye girdi.

Emevi büyükleri, hep beraber ayağa kalkıp, Yezid’in önünde eğildiler. Yezid, münasip sözcüklerle onlara teşekkür etmek istedi ancak çok sarhoş olduğu için müstehcen ve abuk-subuk sözler sarf etti. Ancak başıyla işaret ederek o alçaklara oturmalarını ima edebildi. Yezid, resmi meclislerde altın işlemeli bir aba giyiyordu. Sarışın, zayıf ve ince yapılı olduğu için bir divaneyi andırıyordu. O görünümüyle kucağındaki Ebukays adlı maymuna daha çok benziyordu. Yezid, koltuğun üzerinde oturup kendisi için hazırlanmış yiyeceklere bir göz attı. Altın tabaklar, çeşitli yiyeceklerle doluydu. Yezid, esirleri getirilmeleri için emir verdi. Esirlerin renkleri solmuş, çok hüzünlü ve perişan bir haldeydiler. Mecliste hazır bulunanların bir kısmı çok aşağılık insan olmalarına rağmen, utançlarından başlarını aşağı diktiler. O arada suratının çirkinliğini görenleri iğrendiren, kırmızı yüzlü birisi ayağa kalkıp imam Hüseyin’in kızı Fatıma’yı göstererek Yezid’e hitaben :

“Ey Emir-el Müminin! Bu kızı bana bağışlayın” dedi.

Fatıma o kadar rahatsız oldu ki, halası Zeyneb’e dönerek, “Halacığım! Başkalarının kölesi de mi olacaktım?’’ dedi. Hz. Zeyneb çok kızgın bir halde o adama şöyle dedi: “Sus! Yezid’in böyle bir şeye hakkı yoktur” Yezid oturduğu yerde yarım kalkarak; “Evet benim hakkım vardır, istersem böyle birşeyi yaparım” dedi.

Zeyneb buyurdu:

“Hayır Allah böyle bir hakkı sana tanımamıştır. Ancak, bizim dinimizden çıkıp başka bir dine girersen bunu yapabilirsin.”

Yezid gazaplanarak şöyle cevap verdi:

“Benimle böyle konuşamazsın, senin baban ve kardeşin, dinden çıktılar.”

Hz. Zeyneb, ses tonunu yükselterek şöyle dedi: ,

“Ey Yezid! baban ve sen, Allah’ın dinine Ceddim’in, babamın ve kardeşimin vesilesiyle girdiniz!’’

Yezid gazaplanarak Hz. Zeyneb’e şöyle dedi:

“Yalan söylüyorsun ey Allah’ın düşmanı.”

Hz. Zeyneb:

Başını alay edercesine sallayarak şöyle buyurdu.

“Ey Yezid! Güç, hüküm senin elindedir. Zalimce haksızlık yapıyorsun ve kendi saltanatına güveniyorsun. ” Yezid cevap vermedi.

Meclise bir sessizlik çöktü. Adam bir daha:

”Ey Emirilmüminin, bu kızı bana bağışlayın,” diyerek bir daha Yezid’den Fatıma’yı kendisine vermesini isteyince Yezid: ”Kes sesini. Allah senin canını alsın” dedi.

Kerbela kahramanı Hz. Zeyneb, utanmaz ve aşağılık Yezid’in cinayetlerine birini daha eklediğini görüyordu. Yezid, Şehidlerin mübarek başlarının üzerine örtülen örtüyü kaldırmalarını emretti. Sonra elindeki sopayla İmam Hüseyin’in mübarek dişlerine vurarak şu şiiri okumaya başladı:

“Keşke şimdi Bedirde ölen büyüklerim burada olsaydı da, düşmanlarımızın kılıç ve oklarımızın darbeleriyle nasıl feryat ettiklerini görseydiler. Sevinçle, “ellerine sağlık Yezide” deseydiler.”

Yezid şiire devam edip imam Hüseyin’e hakaret etmeyi sürdürürken aniden Hz. Zeyneb’in gür ve metin sesi sarayı titretti.

Hz. Zeyneb buyurdu:

“Alemlerin rabbi olan Allah’a şükürler ve Peygamber’lerin sonuncusu olan ceddim Muhammed’e selat ve selam olsun. O kalbi kararmış ve kötü huylu, Allah’ın emirlerini çiğneyen ayetlerini inkar eden kişilerine Cehennem’in yakıcı ateşinden başka nasipleri bulunmaz. Ey Yezid! Zannediyorsun ki bize yeri ve göğü daraltmışsın ve bizi esir ederek şehirlerde dolaştırmakla Allah katında aziz ve saygın olmuşsun? Çok ahmakça bir düşünce içindesin sen. Bu insanlık dışı hareketin ne sana izzet ve büyüklük kazandırır ne de Allah katında bizim makam, derece ve yakınlığımızı azaltabilir. Yaptığın çirkin amelinden dolayı çok gururlanıyorsun ve zannediyorsun ki bütün mutluluk ve saadeti elde etmiş, bütün dünya senin olmuştur. Biraz kendine gel, cehalet ve sapıklıktan isyan eden serkeş nefsinin inadını bırak. Ağır ol… Acaba bu adalet midir ki, senin ailen ve hizmetçilerin perde arkasında olsunlar da, Resulullah’ın kızları esir edilip, erkekleri yanlarında olmadığı halde şehirlerde dolaştırılarak teşhir edilsin? Ey Yezid! “Bedirde öldürülen büyüklerim olsaydılar da görseydiler!” diyorsun ve kendini suçlu saymıyorsun, çok büyük bir günah işlediğini düşünmüyorsun. Bu sözlerini cennet gençlerinin efendisinin mübarek dişlerine sopayla vurarak söylüyorsun! Nasıl vurmayasın ki? Bu pak kanları dökerek yer yüzünün parlak yıldızları olan Abdulmuttalib ailesinin yarasına hançer vurdun.!’’

Hz. Zeyneb, burada biraz sükut etti ve şöyle dedi:

“Ey büyük Allahım! bizim hakkımızı al. Bize zulmeden, zalimlerden bizim intikamımızı al ve bizim erkeklerimizi öldürerek kanımızı akıtanlara gazabını gönder.”

Hz. Zeyneb ateşli konuşmasıyla Yezid’in üzerine haykırıyor ve kötülüklerini bir bir ortaya koyuyordu:

‘‘Ey Yezid! Yakında ilahi adalet mahkemesinde yargılanacaksın. Bu cinayetleri işlemeseydim diye arzu edeceksin. Allaha yemin olsun ki ne yaptıysan kendine yaptın, kendi kendini tırmaladın, kendi bedenine yara vurdun. Ey Yezid! Seni bu makam ve koltuğa oturtarak müslümanların boynuna bindirdiler. Yakında anlayacaklardır ki, zalimlerin arasından ne kadar kötü bir zalimi seçmişlerdir. Ey Muaviye’nin oğlu! Yakında göreceksin ki asıl bedbaht, kimsesiz kimdir ve kim kötü bir akibete sahiptir. Ben seni muhatap alacak kadar insan görmüyorum. Şu anda söylediklerim serzeniş ve kınamadan ibarettir. Sen elini bizim kanımıza bulaştırıp kahraman erkeklerimizin pak bedenlerini yerde bıraktın. Şimdi bizim esaretimizi ganimet saydınız. Fazla geçmeden bu kötü işi yapanlar bunun bedelini ödeyeceklerdir. Allah kendi kullarına zulüm ve eziyet etmez. Biz, ona şikayetimizi bildiriyor ve ona sığınıyoruz. Sen de elinden geldiği kadar bizimle düşmanlık yap, hile ve hokkabazlığa baş vur. Ancak Allah’a yemin ederim ki, bizim adımızı silemeyeceksin ve bizim vahiy nurumuzu söndüremeyeceksin. Ey Yezid! Bilki senin aklın çok zayıf, görüşlerin ise tutarsızdır. Fazla geçmeden ömrün tamam olacaktır. Etrafındakiler dağılacak ve o zaman Allah’ın meleği, “Allahın laneti zalimlerin üzerine olsun.” diye seslenecektir. Allah’a hamd ediyorum ki işimizin evvelini saadet ve bağışlanma olarak karar kıldı ve sonumuzu da şahadet ve rahmetle tamamladı. Onun huzurundan şehitlerimize bol sevap ve mükafat temenni ediyorum. Ümit ediyorum ki bizi onlara layık ve gurur verici temsilciler eylesin. Zira o şefkatli ve bağışlayıcıdır. Allah bize yeter. “

« Previous Post